YELKEN AÇMIŞ GÜNLER

Sessizlik uğulduyor mu yüreklerininizde? Kulaklarınızı çığlık
seslerine tıkaya bilir misiniz? Ne değişmişti , elimizde ne kalmıştı dünden,
soluk birkaç fotaraf ve bir parça silik anı. Düşünüyorumda, hayatımız ama
çoğumuzun hayatı akıntıya kürek çekmekle eş değerde. Ve garip olanı ne
biliyor musunuz ; hiç birinin ayırdında değiliz.Bize biçilen rolü oynamaya
devam ediyoruz. 
Ahh Annem, güzel kokulu hoş annem , yaşam bir zamanlar anlattığın
masallar gibi değil , yooo evet yine canavarlar , devler,ecinniler var ve
sokak kapısını her açışımızda çıkıyorlar karşımıza ama adını andığın iyilik
perileri çekilmişler köşelerine, umutlarını kesmişler yığınlardan , yardımcı
değiller. Çocukken her düşüşümde elimden tutup kaldıran biri vardı, şimdi
dünya buz pateni sahası , ben acemi patenci bilmiyorum kaymayı hep düşüyor
ve kendi gücümle kalkmaya çalışıyorum.
Bilinmezliğe yelken açmış günler...Acılar sarmaşık misali
umutlarımızda ve güneş her sabah yeni acıları ekmekte ruhumuza....Zamanı
gelen açıyor acı çiçeklerini . Önce saçları yaşlanıyor insanların , tepelere
yağan kar gibi beyaza bürünüyor . Çizgiler zigzaglar çiziyor yüzünde,
gözlerinin altı torba torba , pazardan mor renk düşmüş doldurmuşsun torbanı.
Artık zaman geçmekte güneşin batış saatleri , hazan odana girmiş , ölüm
kokusuna bürünmüş bedenin.
Ölüm... Nedir allah aşkına ölüm ? Uzun , sıra sıra servilerin
altında uyumak mı , hiç bir çalar saati kurmadan ; oysa ne kadar çok
bağlıyızdır saatlere , hep işimize yaramayacak zamanları kollarız . Ölüm bir
bitiş pekçok kitapta , inançsal öğeli yayınlar yeni bir başlangıç diyor ,
yepyeni bir yaşam... Bir büyük düşünce insanı Mevlana, ŞEB-İ ARUS demekte
ölüm için. Yani güveyin içi geçerek beklediği düğün gecesi , zifaf...
Gelinlik bir genç kızın rüyaları kadar saf olmayı kim istemez
yaşamında. Arınmış olmayı , kapatmayı pencerelerini ve kapılarını karanlığa.
Aydınlık değil , değil mi her yer ,oysa hala ışığın ulaşmadığı yer dolu
yüreğinizde... Korkuyorsunuz değil mi karanlıklardan , küçük bir çocuğun gök
gürültüsünde annesinin kucağına kapandığı gibi , bir dost kucağı arıyorsunuz
değil mi? Hep kanayan bir yerleriniz oluyor değil mi? Sık sık kovalıyorsunuz
düşünüzdeki intiharları ? 
Dudaklarınız kuru , bir vaha da aranıyorsunuz. Aslında serabada
razısınız , bulamıyorsunuz. Belkide yaşam bir beden büyük üstümüze diye
düşünüyorsunuz. Yine de pes etmiyorsunuz , hep bol değil mi üstünüzdekiler ?
Yoksa bolluğunuza mı güveniyoruz ? Bizi saklıyorlar mı bolluklarımız ,
görmeyi arzu etmediğimiz meselelerden . Sorunlardan mı daha çok korkuyoruz
sorulardan mı ? Cevaplarımız hep yuvarlak mı oluyor , karşımızdakini ya da
kendimizi kandırdığımızı mı zannediyoruz. Böyle olmasını mı gerekiyor,
ilişkilerin sağlıklılığı açısından , bilgisizliğimizin , cahilliğimizin
anlaşılmasından mı ürküyoruz ? Bilinmezliğe mi sürükleniyoruz ?
İşte şimdi yalnızlığı düşlediniz, soyutlamak istediniz . Kuru
kalabalıklar, koşuşturmalar , anlaşılmaz cümleler yuvarlanıp düşüverdi
eteğinize. 


Emin KARACA