|
UZAKLARDAN GELMİŞTİN
İlk bakışta göze çarpan, o uzaktan gelmiş insanlara özgü yabancılık değildi
seninkisi. Sen ait olmadığın bir dünyadan ait olmadığın bir başka dünyaya
gelmiştin. Sadece gezginlerin, evliyaların ve maceraperestlerin ihtiyaç
duymadığı o aidiyet duygusu, belki de en çok ihtiyacın olan şeydi.
Sesinde yorgun insanlar vardı, ezilmişliğin, yokluğun ne olduğunu iyi bilen
insanların bilgeliği de... Onların temsilcisi, yoldaşı, yürekdaşı olmuştun
kendi koşullarında, onlar farkında değillerdi belki, ama, sen onları
anlatırken yüzünden yaşlı insanlar, çaresiz kadınlar, öksüz çocuklar,
intiharın eşiğindeki gençler ve umutsuz aşklar geçiyordu.
Ait olmadığın bir yerde konuşurken, sesinde inanılmaz bir coşku da vardı.
Sanki kendini bir yerlere ait hissetsen, aşk ve umutla bir yerlere
bağlanabilsen, bu coşku, yaşamda karşılığını hep aradığımız, o güzel
duyguların adresi olacaktı.
Bu hayat, insana bir şeyler katarken, bir yandan da bir şeyleri alıp
götürüyordu. Hayatın toplamı hep aynıydı. eksiler ve artılar hep birbirini
dengeler gibi görünüyordu. Sen ise daha çok eksildiğini düşünüyordun, birkaç
zaman öncesine kadar yaptıklarını artık yapamıyor ya da yapmakta zorlanıyor
olmak seni buna inanmaya zorluyordu.
Karşılığı ve telafisi olmayan bir hayat yaşıyorduk.
Hiç bitmeyecek bir şefkatin vardı. Öğrencilerini anlatırken, gözlerinde bir
gökkuşağı beliriyordu. Yağmur sonrasının o büyülü toprak ve yeşil kokusu
üzerinde sonsuza koşuşan mutlu çocuklar vardı. Oraya, sadece oraya aittin
belki de. Gözlerindeki gökkuşağının altında bir düş kurmuştun belki de...
Ezilmiş yaşlıların, çaresiz kadınların, öksüz ve yoksul çocukların yaşama
sevincini hiç yitirmeden birarada olduğu bir ülkeydi belki de. Orada aşk
vardı belki de, seni oraya bağlayan bir aşk. Ama yeryüzünde ait olduğun bir
coğrafya olmaması her seferinde yaralıyordu seni. Çocukların dünyasından
gerçeğe, bu şekilde, yaralı uyanıyordun.
Yaralı uyanıyordun ve ait olmadığın bir dünyaya doğru yola çıkıyordun...
mustafa aslan
|