|
SAÇLARIN UZAMIŞTI
bu kentten her ayrılışımın öncesinde içimde yaralı bir hüzünle
evinin
önünden geçerdim...
o saatler senin evde olmanın imkansız saatleriydi, içeride olmadığını
bilirdim. uzun uzun bakardım sıkıca örtülü perdelerine. kapalı
perdeler bana
kapattığın yüreğin gibiydi, öylece hareketsiz ve sımsıkıydılar...
sana duyduğum derin hayranlığın arkasından beni izliyor olmanı düşledim
hep.
kendime açıklayamadığım bu yabancı duygu seninle beraber yer etmişti
hayatımda. soluksuz izlerdim pencereni. ellerin dokunmuştu o perdelere,
aralayıp ardımdan bakmıştın. kimbilir, belki de bastığım
yerlerden birine
daha önce sen de basmıştın, aynı adımlarla geçtik belki
buralardan. ben bir
düş peşinde, sen ise hep uzanmayı, dokunmayı ve yanında olmayı düşlediğim
yürek olarak...
sana sımsıkı sarılmış ve vedalaşmış olurdum, bir kaç günlüğüne
bu kentten
uzaklaşırken. önce perdelerinden, sonra pencerenden, sonra evinden,
sonra da
sokağından giderdim... otobüs yolculuğunu ve bu kentten ayrılmanın
bana
verdiği o sana dair acıyı seviyordum. kendimle kalıyordum ve sadece
sen,
yalnızca sen oluyordun yanıbaşımda. nereye gidersem gideyim asla
gideceğim
yere yaklaşamıyordum, ben sadece senin bulunduğun kentten uzaklaşıyordum.
yollar bitsin istemiyordum, seninle ama çok seninle olduğum zamanlardı.
o
yollar beni senden alıp başka iklimlere taşırdı. seni içimde taşırdım
o
yabancı iklime...
bu şehirden gitmek düşüncesi uzun zaman gündemimde kaldı. bu aşktan
kaçmak,
yeni bir başlangıç yapmak, sana dair düşlerimi sonsuza ertelemek...
bunu
gerçekten yapabileceğimi sanmıştım. bu kente küsecek, belki de bir
daha
buralara dönmeyecektim. ama bu aşkın çok özel bir tarihi vardı ve
bunu
yapabilecek gücü kendimde bulamıyordum. belki de bu ihanetlerin en büyüğü
olacaktı. gördüğüm en güzel rüyanın kabus olarak hatırlanması
büyük bir
haksızlıktı.
bu şehirle aramda sadece sen kaynaklı görünmez, çok güçlü bir bağ
vardı. her
sinemaya gidişimde, seninle sinemaya gittiğim günü hatırlamalıydım,
her
sokakta sen olmalıydın, şu veya bu zamanda oralardan geçmiş olmalıydın.
bir
çay bahçesinde çayına sigara eşlik etmiş olmalıydı, belki ben de
olmuş
olmalıydım aynı zamanda orada. seninle karşılaşmasam bile...
seni hatırlatmayan, sen kokmayan, bağrında seni saklamayan bir
kente
tahammül edemeyeceğimi anlamıştım...
senden kaçamıyordum, kısa süreler için bile olsa buradan ayrıldığımda
seni
korkunç bir şekilde özlüyordum. oranın sokaklarında olmadığını,
köşedeki
dilencinin gözlerinden geçmediğini, şuradaki simitçinin ayazında
üşümediğini
bilmek ruhumun en derinlerini incitiyordu...
seninle aynı kenti paylaşmak belki de tek tesellimdi...
zamanla azalacağını, senin yerine koyacağım biriyle hayata yeniden
tutunacağımı düşündüğüm olmuştu ilk zamanlar, kanayan o tahammül
edilmez
yaraya rağmen. olmuyordu. eksilen bir şey yoktu ve inanılmaz bir biçimde
seni sensiz yaşamayı öğreniyordum. ama arada bir de olsa seni
mutlaka görmem
gerekiyordu. cebimde sürekli taşıdığım resmine yaptığım aptallıklardan
duyduğum pişmanlığı anlatıyordum. yüzünü özlüyordum, yüzün
yoktu, senden
bana geriye yaralı bir hüzün kalmıştı, bir de resmin, bir de bana
verdiğin
poşet çay. aptalcaydı belki, ama, ben o poşet çaya bile her zaman
derin
anlamlar yükledim...
gittiğim diyarlarda gözlerim hep seni aradı, imkansızdı, biliyorum,
ama seni
oralarda görsem sanki her şey çok başka olacaktı. sanki her şeye
neden olan
burasıydı ve buna rağmen ben bu kenti terk edemiyordum. galiba ben,
bana acı
verenlere garip bir sempati besliyordum içimde. hayatımın en derin acılarını
seninle tattığım halde senden vazgeçemiyordum, tıpkı bu şehir
gibi...
başka bir kentte yepyeni bir hayatın varlığı sadece senin varlığından
geçiyordu. bu yeni kent ancak seninle anlam kazanabilirdi. sokaklarında
hep
seninle karşılaşmayı istedim. bu imkansızdı, bunu da biliyordum
ancak yine
de seninle karşılaşmayı istiyordum...
ve her dönüş bir şölen oluyordu. beni senden götüren yollar yine
beni sana
getiriyordu. seninle aynı havayı solumaktı bu. seni göremesem
de, beni
istemesen de seninle aynı coğrafyanın sınırları içinde olmak çocuksu
bir
coşku oluyordu ve asla içime sığmıyordu. görünürde değişen bir
şey yoktu,
çok istediğim halde seni yine göremeyecektim, hatta hala burada olduğundan
bile emin olamayacaktım. ama sana geliyordum, seninle aynı göğün
altında
durmaya geliyordum...
otobüsten iniş saatinin bir önemi yoktu, yerinin de. mutlaka sana
gelirdim,
önce sokağına, sonra evine, sonra pencerene, sonra da perdelerine
gelirdim,
önünden geçerdim. bazen cılız bir ışık sızardı dışarıya,
sevinirdim. senin
hala buralarda olman demekti bu. yüzümde garip, hüzün kokan bir
tebessümle
evime giderdim. cezmi ersöz okurdum saatlerce. artık ezberlediğim yazılarını
tekrar tekrar okurdum. seni bulur çıkarırdım o yazılardan. kendimi
alır
senin yanına koyardım. telefonumu elime alır senin numarana bakardım,
numaranı çevirmeden konuşurdum seninle...
......
doğduğun günün sonrasıydı, bir gün sonrası. sana geldim. konuştun
benimle,
güldün bile. bu, "hayatın" "yaşamak" olduğu ana
karşılık geliyordu.
bakışların içimi delip geçti, bir gülüşünle içimde binlerce çocuk
sevinç
çığlıkları attı. seni ne kadar çok özlediğimi, sensizliğin
beni nasıl
yaraladığını bir kez daha gördüm...
......
ömrümün kanayışı devam edecekti...
.....
saçların uzamıştı...
mustafa aslan
www.hasanmahir.com
|