BİR GECE YAZISI

Saat sabahın dördü. Şehir ölüm sessizliğine
gömülü. Uzaklarda, havaya büyü katan, ince bir dalga
gibi göğe yayılan köpek havlamalarından başka hiç bir
yaşam belirtisi sezilmiyordu. Kaç beden tiksinç
dokunmalara maruz kalıyor veya kaçı yeryüzü cennetinde
yaşadığı hissine kapılıyor, bilinmezdi. Toprak,
tüm çıplaklığını göğün, yıldızlarla dokulu laciverdi
sateniyle örtmüştü. Umutların, doğacak güneşi
beklemesindeki sabırsızlığın can çekişmelerinde bir
kadın, dört duvar arasındaki yalnızlığıyla
boğuşuyordu. Boynunda, tenini yakarcasına bedeninde
ürperti uyandıran bir soluğu duyumsamayalı asırlar
olmuştu. Ellerini sımsıkı tutan yürek sıcaklığındaki
bir elin olabileceği ihtimalini bile aklından
geçiremiyordu. Ara sıra eline alıp, sımsıkı avuçladığı
içki kadehindeki alkolün, kendisini bilinmezliklere
götürmediğini, aksine yalnızlığını bağırırcasına
yüzüne vurduğunu irkilerek fark etti. Birilerinin
duyup da rahatsız olmayacağından emin olsa, bardağı
hışımla duvara fırlatıp, hatta kırmakla yetinmez,
moleküllerine ayırmak isterdi. Ne istediğini çok iyi
biliyordu ya, yine de, tümü istemlerini yüreğindeki
sessizliğe gömmek zorunda hissediyordu. Aslında, sıcak
bir elin, perdesi aralı penceresinden gülümseyen
yıldızlar eşliğinde, yüzündeki tüm hatlara
dokunmasını, aynalardan uzak tuttuğu yanlarını ona
duyumsatmasını istediğini çok iyi biliyordu.
Tanrıların kutsal şarabından damıtılmış bir busenin
teninde, slow bir parçanın ezgilerini mırıldanmasını,
onu alıp bilinmez şehirlerin göklerine taşımasını
istiyordu.
Gece korkunçtu, gece tüm ayazlığıyla bedenini
sarmalamıştı. Ürperiyordu! Varlığının bilinmemesinin
sancısı sarmıştı her yanını. Acımasızlık bir kez daha
büyümüştü karşısında. İstese, Zülfükar olup
parçalayabilirdi onu, ya da Hestia olup, yakıp küle
çevirecekti tüm yalnızlığını. Yapamıyordu! Sanki tüm
prangalar ona kenetliydi; sanki Tanrıların buyruğuyla
koruyordu, tüm yalnızlığını. Yalnızlığının sancılı
anlarında, yakamozlar deryasında ayın tebessümlerle
onu en güzel melodilerin kollarına sürüklediği anları
hemen hemen her başını yastığa koyuşunda düşlüyordu.
Darmadağın bir anaforda boğuluyor gibiydi. Gecenin
gizeminde bir yakut gibi parıldayan sigarasının ateşi,
her nefeste içindeki savaşıyla onu yüzleştiriyor ve
varlığının önemini tekrar tekrar kendisine
anımsatıyordu.
Tan ağartısıyla birlikte sessizliğe bir hançer
gibi saplanan kuş cıvıltılarıyla, günü ilk karşılayan
horozların haberci sesiyle, bu dünyada "ben de varım"
dercesine bağıran kargalarla yeni güne, "merhaba!"
demek istiyordu. Bu kez daha farklı: Tüm coşkunluğu
içinde duyumsayarak. Bu kez yastıklarda ıslanmayan
gülmeleriyle.
A.L.İ
http://www.gaziantep.net/sanat/yansimalar