|
GÖKKUŞAĞI
REHBER BİZE
Bilge,
sefalete düşse de bilge, sefalet nadanı sefilleştirir.
Altın
bir vazo kırılsa da altın. Toprak saksı kırılınca ne kalır?
İlkokula
başladığımız ilk günden, içinde bulunduğumuz ana kadar, hep “gökkuşağının
altında saklı hazine”yi bulmak için çalıştık. Herkes hazineyi
farklı biçimde hayal ediyordu. Bazımız için bir sandık dolusu altın,
bazımız için köşkler, saraylardı bu hazine. Bazımız mütevaziydi,
bir kilo altın yeterdi onlara. Ortak yönümüz: Hepimiz aynı yolun
yolcusuyduk. Fakat ne hazindir ki; hazineyi aramaktan vazgeçenler oldu
aramızda; ve tabii hazineyi bulduğunu sananlar da oldu.
Hepsi yanıldılar.. Hepsi gaflet uçurumundan aşağı yuvarlandıklarının
farkına bile varamadılar. Oysa bir ömür boyu koşacaktık hazinenin
peşinden; ama ne ona kavuşacak ne
ondan vazgeçecektik. Hazine hayatımızın
gayesi olacaktı. Onun uğrunda verecektik son nefesimizi.
Gökkuşağının
altında saklı olan bu hazine, bir sır, çözülmeyi bekleyen bir
gizem. Düşüncelerimizle aramalıyız
hazineyi. Aldanmadan.. Yanılmadan.. Tek ipucumuz var: Düşünmek.
Peki ama, ne kadar düşünüyoruz. Hangimiz, attığımız her adımı
düşünerek atıyoruz? Hangimiz çevremizdeki hadiseler üzerinde kafa
yoruyor, kendimize göre bir yorum getirmeye çalışıyoruz? Yoksa akıntıya
kapılmış bir sal gibi miyiz bu dünyada , döne döne, bata çıka şelaleye
doğru giden bir sal gibi mi? Eğer böyleysek, vay halimize! Hazineden
habersiz çıkmışız yola; sonumuz meçhul. Hayat safarisinin bir
mertebesinde, çölün ortasında, bataklıkta veya karlar arasında bir
yerde saplanıp kalmak kaçınılmazdır bizim için.
Montaigne,
yıllar öncesinden gönderdiği
mektupta diyor ki: “Bana büyük işler çevirme olanağını
verselerdi, neler yapmaya gücüm olduğunu gösterirdim, deriz. Önce
siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi?” Evet..
Bildik mi? Hiç düşündük mü kendi hayatımıza çeki düzen vermeyi?
Belki… Veya öyle sandık. Ya hayaller denizinde yüzdük, ya pembe rüyaların
cazibesine kaptırdık kendimizi çoğu zaman. Aklımızı kullanmak
zordu çünkü; gerçek manada düşünmek zordu. Düşünceyi hep hazır
bir elbise gibi gördük.
Başkaları düşünecekti bizim yerimize; nasıl yaşamamız, nasıl
hareket etmemiz, insanlarla nasıl ilişki kurmamız, hatta nasıl eğlenmemiz
gerektiğine onlar karar verecekti. Bizim görevimiz: Onların hazırladığı
bu elbiseyi almak ve zihin gardrobumuza yerleştirmek.
Belki
düşünmeden de yaşarız. Her canlı gibi doğar, gelişir ve ölürüz.
Ama akvaryumdaki balıktan farkımız olmalı, şu dünyada. Hayatımızı
suyun akışı değil, düşüncelerimiz yönlendirmeli. Yaşamın her
anında yolumuzu aydınlatan meşalemiz olmalı düşüncelerimiz. Oysa
biz hep kaçmışız düşünmekten… Kimi zaman duygularımız çıkmış
ön plana, kimi zaman hadiseler… Bazen korkularımız yönlendirmiş
bizi; bazen tutkularımızın esiri olmuşuz. Bir gün galeyana gelmişiz,
kör bir kuyunun içine atmışız kendimizi pervasızca. Bir gün,
insiyaklarımız bir bilinmeyene sürüklemiş bizi. Olayların akışı
bizi mezara götürmüş de bir gün, farkına bile varamamışız. Sonuç,
heder olan bir hayat. Dönüp baktığımızda gördüğümüz, boşa geçmiş
bir ömür.
Halbuki,
kaç yıl dirsek çürütmüşüzdür bilgi ve düşünce uğruna. Ömür
mesaimizi “gökkuşağının altında saklı hazine”yi aramakla geçirmişizdir.
Ama nafile… Hep, bir yerlerde takılıp
düşmüşüzdür. Hazine unutulmuştur artık. Yolculuk: Bilinmeyene doğru.
Bilgi yüklenmiştir beyinlerimiz sadece, hiçbir düşünce kabiliyeti
kazanmadan. Beyinlerimiz, üretime geçemeyen muhteşem bir sanayi
tesisi.. Maddi değeri çok, ama verimi sıfır.
Konfüçyüs
boşuna dememiş; “Düşünmeden öğrenmek beyhude, öğrenmeden düşünmek
tehlikelidir.” diye. Biz, hayatı, teknolojiyi, bilimi hep düşünmeden
öğrenmişizdir. Eşya ve hadiselerin arkasındaki sebepleri ve bunların
doğurduğu sonuçları düşünmeden. Bilgi dağarcığımız belki
Eyfel Kulesi’ni andırabilir. Ama faydasız, âtıl bir kule. Verimli
kılmalıyız bu kuleyi, işler hale getirmeliyiz beyin fabrikamızı.
Bilgilerimiz düşünmeye itmeli bizi. Cahil bir kişiden farkımız
olmalı bizim. Kulemizle övünmek yerine yararlanmalıyız ondan. Biz
ne yapıyoruz; seyrine doyamıyoruz kulemizin. Düşünüyoruz(!):
Ne muhteşem kule. Heyhat! Ne büyük yanılgı.
Bazılarımız
da öğrenmeden düşünmeye çabalıyoruz. Bilgilerimizi mutlak bilgi
gibi görüyoruz kendi dar aklımızla. Aslında kule değil, bir yığın
bile olamaz bilgi dağarcığımız. Lakin, duygularımız aklımızın
gözlerine set çekiyor, gerçekleri göremez oluyoruz. Bilgi yığınımız
en büyük kule bizim için. Yok onun üstüne… Sütten çıkmış ak
kaşık sanıyoruz kendimizi. Hep başkalarının hatalarını görüyoruz.
Bizim hatamız yok ki... Tek doğru var: Bizim doğrumuz. Asıl doğru
olan ise, bizim gerçekleri görmek istemeyişimizdir. Kabullenemeyişimizdir
kendi küçüklüğümüzü. Üstünlük kompleksine kapıldığımızın
farkında bile değilizdir.
Ne kadar haklıymış Montaigne; “Bilmediğini bilmek için bir hayli
anlayış olmalı insanda…”
Bir
kitapta da “Yükseklik kompleksi aşağılık kompleksinin başka bir
şekilde ifadesidir.” diyordu yazar. Kendimizi büyük görmenin
nedenini tek bir şeye bağlıyordu: Küçük olmak.
Çıkış
yolu basit oysa; gerçek manada düşünmek.. Söküp atmak
at gözlüklerimizi ve geniş bir yelpazeden değerlendirmek
hadiseleri. Objektif olmak, objektif olabilmek.. Küçüklüğümüzü
idrak edip, büyük düşünebilmek. Aradığımız hazineye hiçbir
zaman kavuşamayacağımızın bilincinde olmak.. Gökkuşağı rehber
bize.. Hazinenin yerini gösteren,
fakat ona ulaşamayacağımızı da acımasızca yüzümüze haykıran
bir rehber.
Öyleyse
niye arayalım bu hazineyi? Çünkü insanız biz. İnsan olmanın gereğini
yerine getiriyoruz sadece. Aklımız var bizim ve aklımız, “Mehlika
Sultan’a aşık yedi genç” gibi yollara sürüyor bizi. Hazineyi
aramamız gerektiğini söylüyor. Hazineyi aramak; yani düşünmek. Düşünmeliyiz
öyleyse… Son nefesimizi verinceye kadar düşünmeliyiz. “Tanrının
en büyük nimeti: akıl. Düşünmemek, küfürlerin en büyüğü.”
Biz küfürlerin
en büyüğünü ediyoruz. Aklımız hep geri planda kalıyor, düşünmüyoruz.
Hayatın altında yatan gerçekleri, karşımızdaki insanları, yıldızları,
uzayı, açlığımızı, acınacak halimizi düşünmüyoruz.
Sosyal
ilişiklerimizde de yeri yok düşüncenin. Karşımızda bulunan
insanların hislerini, duygularını, düşüncelerini göz ardı
ediyoruz çoğu zaman. Ya ön yargılarımızla yaklaşıyoruz insanlara
veya çıkarlarımızı ön plana itiyoruz. Şahsımıza yapılmasını
uygun bulmadığımız bir hareketi yapabiliyoruz bir başkasına, hiç
düşünmeden. Hareketlerinin altında yatan nedenleri dikkate almadan,
hangi düşünceyle bir davranışta bulunduğunu ölçüp biçmeden
yargılayabiliyoruz insanları. Yargılamakla kalmıyoruz, çoğu zaman
idam ediyoruz onları.
Yıldızları
düşünmüyoruz? Hiç sormuyoruz kendimize…Evren ne kadar büyük?
Duygu nedir? Niçin acıkıyoruz?
Tarihi de incelemiyoruz yeteri kadar. Olayların sebep ve sonuçlarını
irdelemiyoruz. Zonklamıyor beyinlerimiz, uykularımız kaçmıyor.
Geleceğe güvenle bakmanın, geçmişi hakkıyla anlamak olduğunu
bilmiyoruz. Basit problemler işgal ediyoruz zihnimizi. Geminin güvertesine
kaptan diye oturtulan biziz; ama değil ufku, geminin burnunu dahi görmekten
aciz olan da biz. Bilmiyoruz ufukta bizleri nelerin beklediğini. Düşünmüyoruz
gelecekten ne beklediğimizi ve geleceğin bizden neler beklediğini.
Hayatı anlamanın düşünmekte yattığını anlamış değiliz henüz.
Düşüncelerimizle hiçbir katkıda bulunamadığımız bir hayatın,
hiç yaşanmamış bir hayattan farkı olmadığını göremiyoruz. Hiçbir
düşünce tohumumuzun yeşerdiğini görmeden kara toprağın soğuk
sessizliğini duymanın, tadacağımız en büyük acı olduğunu idrak
edemiyor zavallı aklımız. Kırılan bir saksı gibi geride bir şey bırakmadan
toprak olmanın, boşa geçmiş bir ömür olduğunu anlayamıyoruz.
Düşüncelerimizin
bir saksı hükmünde olan bizleri, altın bir vazoya dönüştüreceğini
bir anlasak. Bir anlasak, kırılan bir altın vazonun parçalarının
dahi değerli olduğunu. Anlasak düşüneceğiz belki; ama anlamıyoruz.
Düşünsek anlayacağız, ama düşünmüyoruz. Kırmalıyız
zincirlerimizi ve kurtarmalıyız
kendimizi bu kısır döngüden. Tek çıkış yolumuz var: Düşünmek.
Düşünmeliyiz öyleyse. Düşünmeliyiz, ve yine düşünmeliyiz. Düşünmeliyiz;
var olduğumuzu kanıtlamak için…
Ahmet
ARICI
Arkabahçe
Grup Yöneticisi
|