Sonbahar biten bir gençliktir: Saçlara ak düşmese de, hayatla ilişkilere ak
düşer. Akıl başa düşer. Sonbahar, hep var olan yaşlılığın sırtını
sıvazlamasıdır insanın. İnsanın içinin ürpermesidir.
Sonbahar, kendine gelmektir. Silkinip yaprakları düşürmektir. Bir anlığına
da olsa ölmektir. Kurulup yıkılan ‘büyük dünyalar’ın ardından acı
acı gülmektir.
Sonbahar, solmaktır. Rengin zoraki renkliliğinden fıtriliğine dönmesidir.
İlla ki güzellikten, gerçekten güzelliğe gelmektir.
Sonbahar, kış kokar, soğuk soğuk... Bir düğme daha iliklenir, biraz daha içine
girer insan kendinin, biraz daha uzaklaşır atmosferden.. Nefesinin sesini daha
çok duyar, yaprakların hışırtısını daha çok farkeder, kendini daha çok
hisseder...
Ne genç kızlık, ne delikanlılık hayalleri, ne kavak yelleri... Sonbahardır
gelen. Soğuk yüzünde anlam, boş dallarında kitaplar dolusu söz, düşen
yapraklarında buruk bir tebessüm gizlidir.
Gelen sonbahardır. Son sonbahar olmadığı ne malum... Senin son baharın
olmadığı, dünyanın son baharı olmadığı, düşlerin son baharı olmadığı,
bitmek bilmez arzularının son baharı olmadığı... Ne malum son sonbahar
olmadığı...
Gelen sonbahardır... Bir gencin pişmanlıklarını barındıran bir yaşlılılıktır
onunkisi. Bin nasihattan biri olmaya değil, bir musibet olmaya gelmiştir.
Elleri boş gelmiştir. Ama, bu boşlukta nice doluluklar vardır.
Yüzü soğuk gelmiştir. Ama, bu soğuklukta nice sıcaklıklar gizlidir.
Sonları bağırarak gelmiştir. Ama, bu sonlar nice başlangıçlara gebedir.
Sonbahar gelmiştir, hoşgelmiştir...