ADI BÜŞRA
Onu klinikte yakından gördüğümde midemin derinden burkulduğunu
hissettim. Gözlerim açıldı, ne diyeceğimi ne yapacağımı
bilemedim. İçimdem “Hayır olamaz” demek için zor tuttum
kendimi, kaşlarım çatıldı, Bildiğim tek şey midemin ağrıdığıydı.
5 - 6 yaşlarında kadardı. Sağ kolu eski bir tülbent parçasıyla
boynuna asılmıştı. Sağ elin üzerinde şişlik vardı. Ufaktı,
minyon tipli, bakımlı olsa güzel sayılabilecek bir kız çocuğu.
Masmavi gözlerinde hüzün vardı, korku vardı. Kirliydi, elleri
ayakları pisti, saçları bir arkadaşımın yöresel tabiriyle gıjikli
gıjikli idi, alelade kesilmişti, giysileri kirli ve özensizdi.
Yıkanmaktan ağarmış iki beden büyük tişört içinde çelimsizdi.
Ayaklarına büyük gelen pembe terlikleri kirini tamamen ortaya
çıkarıyordu. Yanında oturan babası arada sırada elinin nasıl
olduğunu soruyordu. Baba uzun boylu, saç baş karışık yapıda
birisiydi. Gördüğüm yoksulluk değildi. Kirdi, bakımsızlıktı,
vurdumduymazlıktı. O anda aklımdan şu düşünceler geçti:
“Bir kız çocuğu böylesi bir görüntüyü haketmek için ne
yapar?.”
“Bir kız çocuğu nasıl böyle pis bırakılabilir?”
“Herhalde annesi de pis olmalı ya da duyarsız ya da mutsuz
...?”
O pis olmayı haketmiyordu, pis bırakılıyordu. Temiz olmak için
varlıklı olmak gerekmiyordu. Bir sabun, sabunluk ve bir kap sıcak
su. Bir de temiz olma isteği. Bu kadarı yeterliydi.
Ben bunları düşünürken küçük kızın yanına iliştim.
Doktorumun gelmesine vakit vardı. Onunla konuşmak istedim.
- Neyin var senin söyle
bakayım küçük kız?
- Bilmiyorum?
- Elini böcek mi soktu?
- Bilmiyorum?
- Düştün mü?
- Bilmiyorum?
Kız hem babasına bakıyor hem konuşuyordu. Babası bu arada
bize döndü:
- Arkadaşı eline taş
atmış. Gece şişmiş. Bana söylediler. Hanım ovdu soğan sardı
ama olmadı. Sabah taş atan kızın dedesine gittim ve kliniğe
getirdik.
Yanındaki iyi giyimli bey kızın babasına dönerek:
- Haberin olmadığını
söylemiştin? Hanım ovmuş, sarmış inmemiş sabah da bana söylediler
demiştin. Doğru mu?
Adamın gözleri deniz mavisiydi. İri gözleri hüzün doldu
birden. Buna rağmen gözleri huzur, sevgi ve iyilik de saçıyordu.
Şişliğin böcek sokmasından dolayı olduğunu düşünürken
bir bayanın bize doğru geldiğini gördük:
- Orhan hayatım
merhaba. Telefonunu alır almaz geldim. Hayırdır. Size de geçmiş
olsun.
- Tülay canım, kızımız,
Büşranın eline taş atmış. Babaanneye gidince söylediler.
Olay dün olmuş. Bu sabah annemlere gelmişler olaya başka şekilde
yaklaşmışlar ama ben elini bu şekilde görünce hemen kliniğe
getirdim, muayene, röntgen derken acildeki doktor ortopedi uzmanının
da görmesini istedi. Doktor 16.00 da gelecek bu arada sana haber
verip senin de görmeni istedim. Fikrini almak istedim.
(Ah ulan ah Selçuk alemde ne kocalar var bak. Karısını önemsiyor.,
fikrini alıyor. Ahhh ah !...)
Minyon tipli, kumral, spor giyimli, sevimli, her haliyle pozitif
enerji ve güven saçan bu kadın çocuğun eline baktı baktı
inceledi ve :
- Hayatım bu eline taş
gelme olayı değil böcek ısırmış çocuğun elini. Güzelim
ne oldu bana anlatabilir misin?
- Bilmiyorum.
- Bilmiyorum? İnsan
eline ne olduğunu bilemez mi? Korkma, anlat lütfen...
Babası gözlerini kaçırarak olayı yeniden anlattı. Tülay hanım
gerçeği anlamıştı ve kızmıştı. Yanımda yer açtım ona.
Aslında yüreğimde yer açmıştm ama anlamış mıydı acaba.
Sanmıyorum çünkü öylesine doluydu ki olayla, bir an kendine
hakim olamayacağını düşündüm.
- Bakın adınız nedir?
- Ahmet.
- Ahmet bey. Bu çocuğun
elini birşey ısırmış artık arı mı dersiniz böcek mi
bilemem ama anladığım bir şey var ki sizin olayınızla
bizimkini birleştirmeniz. Bize gelip deseniz ki benim çocuğun
eli böyle böyle yardımcı olur musunuz? E insanız ne de olsa,
yardımcı oluruz. Yüreğimiz taş bağlamadı henüz. Sigortan
var mı senin?
- Hayır.
- Peki bir işin var mı?
- Hayır. İnşaatlarda
iş bulursam çalışırım.
- Peki başka çocuğun
var mı?
- Hıhı bir de 3 yaşında
oğlum var.
- Hayatta hoşlanmadığım
şeylerin başında kullanılmak gelir. İstismar yani... Orhan
hayatım bir de ortopedi uzmanına gösterelim bakalım ne
diyecek? eğer dediğimiz gibi ise bilemiyorum üfffff.....
Ortopedi uzmanı benim doktordan önce geldi. Hep beraber içeri
girdiler. Biraz bekledim bu arada görevli hanım benim doktorun
bir araba kazası geçirdiği için gelemeyeceğini haber verdiğini
söyledi. Ben de kalkmak üzereyken o arada içeriden çıktılar.
Yanımdan geçerlerken şöyle konuştuklarını duydum.
- Evet olay bir böcek
sokması anladığımız gibi. Peki bizim yerimizde siz olsanız
ne düşünürsünüz ne yaparsınız söyleyin allah aşkına.
Bir de olaya farklı yaklaşmışsınız. Annemin babamın ablamın
evine gidip te bağırıp çağırma hakkını nasıl buluyorsunuz
kendinizde anlayamıyorum. Bu şekilde olaya yaklaşırsanız
bizim tavrımız da olumsuz olacaktır.
Çıt yok. Beraber merdivenlerden indik. Orhan bu arada ortamı
yumuşatmak istercesine lafa karıştı:
- Hayatım istersen
Kartal’a götüreyim babasıyla beraber.. Sen istersen
gelmeyebilirsin.
- Bi’tanem götürülecek
bir durum yok. Doktor ilaç bile vermedi. Kaldı ki ben seni bu yağmurda
Kartal’a yollamam zaten. Yarına kadar bir durumuna bakalım eğer
götürmek gerekirse yarın hep beraber gideriz. Öyle değil mi?
Konuşun lütfen. Hadi sizi evinize bırakalım...
Onlar hep beraber arabalarına bindiler. Dışarıda bardaktan boşanırcasına
bir yağmur yağıyordu. Gökyüzü gibi ben de ağlıyordum. Neye
ağladığımı bilemiyordum. Çocuğa mı, geleceğinde nasıl
bir anne olabileceğine mi, ailesine mi, Orhan’la Tülay’ın
mutluluğuna mı, anlaşmalarına mı, kendime mi, Selçuk’a mı
bilmiyordum. Bildiğim yağmurun gözyaşlarıma karıştığıydı....
Yağmura bedenimi de katarak yürüdüm yürüdüm....
Canan
08 Ekim 2002
|
|