MOR   BİYELİ  TERLİK

 

 

Diğerlerinden  farkı olmayan sıradan bir gündü. Dalgın, neşesiz, temposuz adımlarla ana caddedeki durağa yürüyordu. Bir anda sıyrıldı dalgınlığından. Her günkü izleğinin akışını bozan bir şey olmuştu. Dağınık düşünceleri,  denetimsiz  bilinci bir engelle karşılaşmış, dikkati birdenbire önüne çıkan terliğin görüntüsüne yoğunlaşmıştı.

 

Kadınların giydiği türden bir terlikti, üstelik tasarlanırken süslü olmasına özenilmişti. Günlerdir aralıklarla yağan karın yarı buzlu yarı çamurlu birikintilerinin tatsız ıslaklığında öylesine devrilmiş, bırakılmış, unutulmuş bir duruşu vardı.

 

Terliğin görünümü kentin üstüne çökmüş soğuk ve kirli havayla inatlaşırcasına incelikli, zarif ve dişiydi. Bu mevsime, hatta bu sokağa ait olamazdı. Hem neden yalnızdı? Ökçesi fazla yüksek değildi, kadınlığının farkında olan ve bunun hep fark edilmesini isteyen birine ait olduğunu duyurabilecek kadar yüksekti. Çarpıcı olan yanı, açık olan burnunun formunu da veren şeffaf malzemeden yapılmış olan üst kısmının kenarlarını çevreleyen ince mor biyenin varlığıydı.

 

Bu terliğin sahibi kimdi; kim acele ile unutmuş yada düşürmüştü bu özenle tasarlanmış ve  bilinçle satın alınmış ince güzelliği öylesine yolun ortasına.  Etrafına bakındı, sokak çok sessizdi. Bu yalın sessizliği garipsedi. Her zaman yoluna çıkan kediler bile görünmüyordu.  Birden,  belleğinin şöyle bir fark edip hemen unuttuğu kısa görüntüyü hatırladı.  Sokağa girmeden hemen  önce ilerde köşeyi dönen ambulansı son anda algıladığını anımsamıştı.

 

Meraklandı, daha dikkatle baktı sokağın ayrıntılarına. Sahi! bir olay olduğunda hemen doluşan meraklı kalabalığı bu kez neredeydi? Kapıcılar bile görünmüyordu. Hem mahallede kapıcı mı kalmıştı ki. Doğalgaz bağlantıları yaygınlaştıkça onlar kentin  sağlayacağı yeni olanakların arayışında yitmişlerdi.

 

Birden biraz ilerde yan sokağa sapan köşedeki apartmanın girişinde bir karaltı farketti. Dikkatle bakınca yumağa dönüşmüş bir çocuk bedeni olduğunu anladı. Başını dizlerine gömmüş, kımıltısız bir yığına dönüşmüştü. Çocuğun terlikle bağlantısını kurması uzun sürmedi. Görüntüler birbirinin yerini kaparcasına akıyordu şimdi alt belleğinden.

 

İlk yaz günleriydi, açık bir pencereden sokağa yayılan şarkının nağmeleri dikkatini çekmiş, başını kaldırdığında cam silen  parlak lila rengi kolsuz tişörtlü bir kadın görmüştü. Kadın bir yandan  içerden gelen müziğe eşlik ediyor, bir yandan da  zevkle, neşeyle işini yapıyordu.  Dolgun omuzlarını aşıp sırtına dökülen boya sarısı saçları şarkının ritmine uyan başının hareketiyle Ağustos rüzgarlarının yaladığı  başak tarlasını hatırlatan devinimlerle salınıyordu.  

 

Bir sonbahar günü öğleden sonra eve dönerken aynı kadına bu kez gece mavisi bir giysi içinde apartmanın  önünde küçük oğlunun bisiklete binmesine kahkahalar içinde yardım ederken rastlamıştı. Sokağın hatta mahallenin soluk rengiyle hiç uyuşmayan bu kadında sanki Orhan Kemal’in Aysel’i ve  Bedri Rahmi’nin  Fahriye Ablası buluşmuştu. Bir süre sonra sigara almak için girdiği sokağın unutulmuş, ufacık karanlık bakkalında özensiz giysili, yaşı belli olmayan iki kadının kıskançlık kokan konuşmasına tanık olduğunda kimden söz ettiklerini hemen anlamıştı. Şiirlerden, öykülerden renkler taşıyan bu alımlı ve neşeli kadın yaşamını orta sınıf tutuculuğunun anlasa bile asla kabul etmeye yanaşmayacağı işlerde kazanıyordu.

 

Bu katı ve acımasız yargının küçük çocuk söz konusu olduğunda bile değişmemesine içerleyerek, adımlarını binanın girintisine sinmiş o kımıltısız yığına doğru hızlandırdı.   
 
Birsen
28.01.2004 Ankara