…Aşk’ ın, gökkuşağı renkli, herkesten
sakladığı soğuk, puslu ve bir o kadarda kirli, ama sonunu da bilmediği bir
hikayesi vardır , hüzünlü gecelere armağan ettiği.
Uzaklardan geldim, bağrımda gözyaşları elinden
alınmış bir kız çocuğunun resmi ve ağıtların arasına sıkışmış renksiz bir
hüzünle. Gecem ve gündüzüm feryatların her türlü makamlarını icra ederken başı
ve sonu belli olmayan bir heyula ile dolaşırken bir yağmur zamanı,
salıncağından düşmüş oyuncağını ezberleyen bir yetim yağmurlar gibi hiç
kimseyi almazdım soğuk ve beyaz düşlerime. Gündüzlerin sessiz bir şarkı
tadında bıraktığı, gecelerin ise veremsi bir telaşla hüzünlendirdiği bir çizgi
gibiyim. Yıldızlarına isyan etmiş bir gökyüzü gibi sessiz ve sedasız ufuğun
gizemini çiziyorum her sabah ılık bir merhaba ile uzaklardan ince bir sesle
başladı her şey, memleket sevdalarını özlemle dinlerken ilk çınlamada başladı
sızılarımız. Ve derken boğazdan geçerken bir deniz maviliğinde gözlerimi
açışım ve sana olan isyanım başlıyor, oysaki yıldızlar kaybolmuştu çoktan.
Dokunulacak kadar yakın ama hissedilmeyecek kadar uzak bir his oldun ve ben
girdabındayım. Nice tat ve güzelliklere armağan ederken tüm yeşil suların
arasından geçilen mavi bir toprak tadında bıraktın. Kahverengi bulutların
kaburgaların arasında kuşların bile dokunmaya kıyamadığı bir özet bıraktın şir-i
pençe özetinde yaprak dalların ve sonrası. Önce mavi gözlerin vardı, sen
olmadığında sarı saçların sonra birde mavi bir elbisen içimi ısıtan. Sonra
birden karardı gözlerin, kumral saçlarına ceviz kabuklarını bağladın, beyaz
bir elbise ile parlattın tüm iliklerimi ve elbisen gölgenle birleşerek siyahı
beyaza değiştirdi.
Her bir günü zamansız asırlara bağlarken,
korkulu ve sen kokulu zamanlara karıştım derin labirentlerde ve misafir oldum
son bulan karşı koyuşlarıma. Uzaklardan gelen sesin güç verdi tüm gidişime ve
eşlik ettim hüzünlü Kızılderili türkülere. Kaçamak bakışlardan korkarcasına,
istiklalinde kendini arayan bir beyaz önlük tadındayım ve de bir ilahi
keşmekeşinde. Kaşlarına arasına konulan gözlerin geldi aklıma ve ben üşümez
oldum geceleri, ürkmedim karanlıklardan, oysaki gülen gözlerin vardı, sayende
huzurla uyuduğum gecelere ortak olan. Anlatırdım derin bir çığlıkla ruhumu
yaktıktan sonra damarlarımda dolaşan lezzet veren göğsünün yakan acısını,
gözlerimin kirli beyaz rengine kondurdum yeşil rengini. Kitaplara armağan
ederken ismini, lodos sesi ile birlikte derin bir nehirden geçen dudaklarından
aldım derin ama marazi bir efsunu. Gecem yatağım olduğunda sana sarılıp
uyurken gördüğüm rüyalarımı ve ılık siyah renkli zeminleri alev kokulu
odunlara tuz gibi ektim usulca. Sen diye her gece koynuna girdiğim o zamansız
kelimelerin esaretinde kalırdım güneş doğana kadar anlattım anlatmasında,
yalnızlığımda ve suskunluğumda tükendi tüm sözcükler. Yokluğun gelirdi
gözlerime birden, en karanlık bir odada bekleyen bir zemheri gibi elimi
tutarken kokunun soluğuna dayandım nice zamanlar ve sonra giderdin, yüreğinin
en son noktasına, usulca, incinmeden, inciterek ama. İncinmeden giderken,
dolunayın rutubet kokulu paslı bir demire verdiği aşk ile tek odalı ve iki
pencereli sensizliğimi, bir başına bırakır, gölgemin üzerine resmettiğim beyaz
gözlerini alırdım gecenin koynundan. Tek odalı ama iki pencereli sensizliğimi,
hiç tadını bilmediğim, köpeklerin bile sokaklarında ısınamadığı bir kentin
kırılgan karanlıklarına salıverirken, ölümü hüzünle nişanlayıp, gece vakti
okunan bir sal’a tadında armağan ettim tanrılara inat, Yaradan’ıma. Yaradan’
ıma dönerken poyraz bir hüznü, karayelin sıkıştırdığı gözyaşları ile
dargınlığımı avuç içlerime bırakır gönderirdim ta ötelere. Adını bilmediğim
bir ülkenin poetikası oldum, anlamsız duruşlarda, oysa ki bana verilen
suskunluğumdun, sessiz harflerle söylenen bir şarkı gibisin, yasaklarımdasın
dahası.
Kavun kokulu yağmurlara akrep doğumlu
sevgileri ekerek aldırmadan hem de anlamsızlıkların tam ortasında yitik bir
gömü ve ya sevdaya uzanan eller gibi üç boyutlu gecelerimi, tırnaklarıma
hapsederdim sesinle birlikte. Akasya tadında katil renklerin ihtişamı
dudaklarımı titretirdi, ateş gibiydim buzdan makyajlılara, Fransız ve İtalyan
karışımı şehvetler sokakları doldururken yeşil dikenlerin arasına sıkışmış
gözler gibiydim ve ben kırmızıları uzaklaştırıyordum senden. Sonra sevdamın
sesini gecenin ucuna ilişen bir akasya gibi armağan ettim, tek bir gecelik
namaz gibiydin, yüreğimizi kadifeler sarmıştı, birde yasaklar. Yolun sonuna
dökülen inciler gibi, sana ait olan ve bu şehirde gizlenen tüm üç noktaları
panjuru olmayan yüreklere ekerken sarımtırak günahları bir mahkûmun oturduğu
siyah cesetlerle bırakırdım senden habersizce oysa sen, dağlardasın ve
yollardasın aramızda kalan ise sadece kemansı bir tatta kalan bur türkü.
Ruhumu cansız kağıtlara salarken, sessiz ve sedasız seni bana getiren bir
kalemin terk etmediği yazı gibiydin sen, bende.
Leylak kokularını ve seni, leylekler ile
rüyalarken bir büyücünün gölgesinde tütsülenen ince bir sızı gibi çekerdim
sürme gibi gözlerime. Parmaklarını sevgilinin zembereğine kurarken, aşkın
yelkovanı gibi dönerdim o vakit. Acısını topraklara gömen bir büyükbaba gibi
dururdum tıpkı akasya dalları gibi, teker teker düşerdim bir ölünün
gözbebeğinden ve ben düşerken bir ölünün gözbebeğinden, incitmemek için
korkuyordum kendimden ama yine senin için. Bir papatyanın bilinmeyen yaprağı
ile geldin ve bilinen bir zambağın yaprağı ile gittin ve mevsim kırk ikindi
yağmurları şimdi. Bir gecenin en mateminde sırılsıklam uykusuz iken birkaç
damla ağlamışlığımı, hamal gibi ekmek kırıntılarında bile üşüdüğüm hissettim
sen yokken. Yüreğimin en derin zindanına ışık gibi çektiğim bir nehir
tadındasın artık. Ben ise Kürdili hicazkar bir sancı ve ince belli
nakaratlarda bir şarkı tadındayım. Sözlerin geldi aklıma birden haki yeşili
olan, gözlerin sonbahar yaprakları gibi , bakışın gece duası, duruşun saçları
dökülen bir ayrılık gibi. Duygularımın üstü açık, dilim sancılı, anne seni
doğrurken gecenin bir karanlığında feryatlarım bir özlem tadında kaldı. Ve sen
yine anlamsız üç noktalardasın. Pusulasız bir geliş gibi gidişlerin ortasına
yenik düştüm. Kıble ve sen vazgeçilmezimsin. En pastel renkleri bakışlarında
erittim, umutlarım en pahalı gözlerin ardına sakladım. Yoksa gözlerinde miydi
aradığım? İki rekatlık bir ömrü niyet ederken asra, asrın üçte biri gibi deniz
taşlarında yosunlandım. Azıcık öpücüklerimi düşürdüm kifayetsiz bakiyenden.
Elde kalan sadece, Latince yazılmış lacivert bir deyiş.
Ve sonra gelirsin aklıma bir bahar tadında,
burada artık güneş doğmaya başladı hüzünlendi yine haki yeşiller ve griler.
Cennetin tadı düğümlendi bir evde, saklı bir evde, sandıkları olan ama zor
olan bir ev kibrit çöpü ve duygular hatırladın mı? Giderken ölesim, gelirken
ise gidişim geldi yalnızlığıma. Gölgeni ruhuma değdir, kaldır bakışlarını
artık ağır perçeminden baktığım her yer sen kokuyor, kirpiklerim ebemkuşağı
gibi renklenirken, gidişleri bitiren gece vardiyasısın. Bir günaydının özensiz
zahmetinde kırılganlıklarımı devirirken, sam yellerinde üşümüşlüğümü yıkık ve
sökük bir alfabenin arta kalan cümlelerine bağladım. Sadece ben, sesi ve “S”
si olmayan bir bitiş kaldı sende. İki geceyi bir gündüzde gören bir derviş
gibi inerken yokuşlardan, beyaz bir gölgenin acısı oldun bir Cuma vaktinde
düşledim seni miadı gelen bir ömrün sonlanması gibi.
Yedi Elif miktarı çekilen bir acının özeti
oldun bende, Elif gibiyim yani anlayacağın, Yalnızım! Ne Esrem var ne ötrem.
Ne de beni seni durduran bir cezmim. Ne bana ben katan bir Şeddem Ne elimi
tutan bir harf. Ne anlam katan bir harekem, bir ceylan göbeğine düştüğüm bir
Elif miktarı susmak kaldı bana. Gölgesini istedim bir akasyadan oysaki tüm
gidişler bile senden yana idi, şimdi ise sensiz tüm erguvanları güvercin
gözlerinde erittim.
Küçük yüreğime büyük bir kızın öyküsünü aldım,
kız kahverengi idi, ben gri. Yüreğimdeki tüm unuttuklarım gibisin bende. Seni
unutturacak kadar her şeyi unuttum, diğer yanım öksüz bir diğeri ise senin en
ince bileklerinde asılı kaldı. Ve de ırmaktan geçerken ıslandığımız
elbiselerde.
Kendimde bile üşüyen bir zemheriye ev
sahipliği yaparken bir gidişin sabahında, seni düşündüğümde içime yayılan
ağustos uğultularının içerdeki ve dışarıdakileri bile eritebileceğini
söyleyebiliyor isem anla ki ; uzattığın ellerinde ölmeye hazırdım, oysaki
yürektir konuşan dudak değil. Dudaklarından selam ile.
Hakan KIRBAŞ