BABAM ÖLDÜĞÜNDE HİÇ ÜZÜLMEYECEĞİM... 


Miskin -miskin bir cumartesi geçirmeye hazırlanırken, çalan telefonla yataktan kalkıyorum... 
Arayan çok sevdiğim, canım arkadaşım Fatoş... 
Kuşadası nda tutuğu sezonluk yazlık eve gidip, taşınmadan önce ne eksikleri var diye bakmak istiyormuş..Bana yol arkadaşı olup olamayacağımı soruyor.. 
Hem Fatoş’ u, hem Kuşadası nı cok seviyorum, nasıl –hayır- derim? 
Saat 11 gibi yola koyuluyoruz, uzun süredir görüşmediğimiz için birbirimize anlatacak çok şeyimiz var...kah hüzünleniyor, kah radyoda çalan şarkılarla coşarak Kuşadası yolunun nasıl bittiğini bilmeden ,Kuşadası na varıyoruz.... 
Önce Ada da işlerimizi hallediyoruz ve bir şehir plancısı olarak Fatoş a okul döneminde birkaç kez geldiğimiz –ŞİRİNCE yi- göstermeden geri dönmek istemiyorum...orada saçta yaptığı gözlemeleri kendi elleri ile gelenlere satan Hatun ana nın yerinde karnımızı da doyurabiliriz üstelik... 
Aslında çok sevdiğim o dağ köyünü bir kez daha görmeyi-BEN- istiyorum, daha cok.... 
Bizi Şirince ye götürecek yol virajlı ve dar, ama acelemiz yok..yavaş yavaş virajlar çizen o dağ yolunun bizi Şirince ye ulaştırmasını beklıyoruz , sabırla..etraf kircicekleri, yemyeşil zeytin ağaçları, ,gökyüzü pırıl pırıl.. 
Bundan 5 -6 sene önce olsa şimdi ,plajda güneşleniyor olurduk diyoruz... 
Ama şimdi şirin Şirince yolunu tüm virajlara rağmen azimle tırmanıyoruz... plaj yerine Şirince yi tercih ediyoruz... 
-Yaşlanıyoruz,yaşlanıyoruz- diye hayıflanıyoruz..sonrada kendi kendimize gülüyoruz..ne güzel geçiyor günümüz, diye düşünüyorum... 
Biraz temiz hava alacağız,o köy havasını koklayacağız, Şirince nin arnavut kaldırımlı dik yokuşlarından çıkarken ev şaraplarını satmaya çalışan çocuklar ,peşimizden koşturacak birazdan..belki de el işi emeklerını satan ,dantel, oya, yapan o becerikli, köy kadınları ile sohbette edeceğiz... 
Şirince de herkes çalışıyor...kadınlar el emeklerine evlerinin önüne açtıkları tezgahlarda satıyorlar, cocukları yerli yabancı fark etmiyor ellerinde yaptıkları ev şarapları , dik yokuşları tırmanmaya çalışan turıstlerin arkasından hiç yılmadan koşturup şarap satmaya çalışıyorlar...Etrafta birkaç kilisenin olduğunu, daha önce şirince ye yaptığım gezilerden dolayı biliyorum..Şirince aslında bır Rum köyü, köy bir dağın eteklerine kurulmuş.. 
Her yere ya yokuş inerek ,ya da yokuş çıkarak ulaşıyorsunuz, bir yakar top oynamaya kalksanız kaçan topu sanırım ancak dağın eteklerinde tutabilirsiniz....O kadar dik yokuşları, ve bir o kadar sevimli cumbalı evleri var...Beyaz badanalı, cumbalı evler... 
Bu evlerin bir çoğu koruma altında diyorum Fatoş a yokuşlu yollarında peşimizde 3- 5 şarap satmaya çalışan, şirin şirince çocukları ile gezerken... 
Şirince kentsel bir sit alanı...Koruma altında, -ama koruma altında olan bir çok ev bakımsız, gerekli ilgi ve bakımdan yoksun gibi görünüyor- diyor Fatoş.... Ben İzmir in göbeğinde çok daha kötü halde tarihi binalar gördüğüm için şirince evleri, yinede şirin görünüyor gözüme.. 
Oflaya poflaya, evlerin önüne açılmış tezgahlarda el emeği, göz nuru oya dantel ve el örgüsü çoraplara bakarak, biraz da bu fırsattan istifade dinlenerek, sonun da zirveye ulaşıyoruz... 
Hatun Ana nın yerinde, simdi gözleme yeme zamanı.. 
Tahta masa ve sandalyelerden oluşmuş kır kahvesi görümündeki, hatun Ana nın yeri ve sandalyeleri o yorgun tırmanıştan sonra sanki bize kuş tüyü yastık gibi geliyor... 
Manzara muhteşem..zirveden beyaz Şirince evlerine bakıyoruz, üzüm bağları seçiliyor karsı dağların yamaçlarında, zeytin ağaçları çevreliyor üzüm bağlarını..Hocamızın yıllar önce söyledikleri aklıma geliyor ... 
Bu ağaçların bir coğu Rumlardan kalma demişti..Rumlar dikmiş zeytin ağaçlarını.. 
Dünya ne garip, insanın diktiği bir ağaç kadar ömrü olamıyor bazen, yada köklü bir ağaç gibi benimsediği mekanlara kök atamayabiliyor... 
Telefonum çalıyor, bu düşüncelerimden o anda uyanıyorum... 
Arayan babam... 
Canım babacığım... 
Kuşadası na ulaşıp ulaşmadığımızı merak etmiş...-Meraklanmayın keyfimiz yerinde, karnımızı doyuruyoruz şu an Şirince de- diyorum.. 
Telaşlı bir şekilde yolun virajlı olduğunu dıkkatlı araba kulanmamızı tembihliyor..-küçük kızına dikkatle bisikletini kullanmasını tembihler gibi- 
Telefonu kaparken gülerek Fatoş’a babam, tembih etti..-ev şarabı içmek yok- ..diyorum.. 
zaten kolalarımızı, telefon dan önce söylemiştik bile... 
Fatoşun yüzünü acı bir gülümseme sardığını görüyorum..Babası ile biraz sorunları olduğunu biliyorum..ama cok bahsemediği için, ben cok fazla sormamıştım o ana kadar.. 
Birden..-BABAM ÖLÜRSE, BEN HİÇ ÜZÜLMEYECEĞİM HERHALDE –diyiveriyor... 
Şasırmıyorum,( daha önceden bildiğim olaylar var ) şaşırmıyorum ama, bir evlattan da bunu duymak istemiyorum sanırım...Yani, üzüntü ile nedenlere cevap arar gibi bakıyorum yüzüne.... 
-Diş doktoru olmama o sebeb oldu aslında biliyor musun- dıyor? 
Cok fazla konuşmak istemiyorum sadece -nasıl oldu?-diye soruyorum, bakışlarımla... 
-Birgün kumar oynamak için annemin bileziklerini istedi..bilezikler yıllardır annemin kolunda olduğu için, annem ugraştı ama cıkaramadı-, bilezikler annemin kolundan cıkmadıkca,babamın öfkesi artıyordu...aslında annem cıkarmakta istemiyordu, yani vermek istemiyordu... 
annem biraz bilezikleri çıkarmak için uğraştı, sonra dönüp babamın yüzüne baktı ve korkarak-çıkmıyorlar- dedı.. 
Babımın tokatı annemin yüzünde öyle bir patladı ki, annem yere düştü,koşup yanına gittiğimde annem ağzını tutuyordu ve ağlıyordu...kan avuçlarıma dolmuştu... 
Ağlayarak anneme sarıldım-üzülme anne ben büyüyünce diş doktoru olup, senin dışlerını yapacağım dedım.. 
Fatoş un yüzüne gözlerimi kırpmadan bakıyordum...kahkahalarımız ,neşemiz uçmuş, ortalığı hüzün burumuştu... 
Fatoş bana değil bir boşluğa bakarak anlatıyordu bunları... 
Bende sanki bir Kemalettin Tuğcu romanı okur gibi, yada bir Ömerciğin dramlı hayatını konu alan siyah beyaz türk flmini seyreder gibi ,gözlerimde tarifsiz ,bir hüzün, ve bogazıma düğümlenen duygularla onu dinliyordum... 
Malasef anlatılanlar ne bir film sahnesi, nede bir acıklı romanın bir çırpıda okunan sayfaları idi.. 
Bunlar kabulenmesi zorda olsa , hayatın içinde yaşanan dramlardı.. 
-2 3 yıl önce annemi bire daha hırpalarsan onu yanıma alırım dedim babama- dedi Fatoş... 
o günden beridir , biraz daha iyi anneme karşı... 
Fatoş a gözümü kırpmadan bakıyorum... 
bunları anlatması için bir sebep yok ortada, ama o anlatmak istiyor işte... anlattıkça rahatlıyor... 
babasının !-2 ay eve hiç gelmediği, onları hiç aramadığı günlere dönüyor, yaşadığı acıları hatırlayıp, 
anlattıkca anlatıyor... Anlattıkça o yaşadığı acılardan intikam alıyor, hesap soruyor sanki... 
sözünü hiç kesmeden dinliyorum.. 
ama ben hala o cümlede takılı kaldım.. 
bir evlat –babam ölürse hiç üzülmeyeceğim-diyor.. 
bunu diyen benim sevgi dolu, iyilik perisi, kan kardeşim Fatoş... 
onu bu kadar iyi tanımasam, belki de sadece bu sözü için yargılayacağım.. 
ama hiç yorum yapmıyorum..Sadece dinliyorum...Oda bunu istiyor zaten..sadece dinlememi istiyor.. 
Anlatmak istediği için anlatıyor, benim yorum yapmamı beklediği için değil... 
Sonra kalkıp,Şirince nin şirin Arnavut kaldırımlı dar,yollarında yokuş yukarı olan yolculuğumuzun, yokuş aşağı olan dönüş kısmını yaşamaya başlıyoruz... 
Konuşmuyoruz... 
Düşünüyoruz ... 
Arkamızda yine şarap satmaya çalışan şirince çocukları var galiba.. 
ama ben o an sadece düşünüyorum, çevremle ilgilenmiyorum, ilgilenemiyorum... 
Basım önümde, düşmeden şirince evleri arasında kıvrılan o arnavut kaldırımı yoldan inmeye calışıyorum, , ,düşüncelerim ve ben...cevrem de başka ne var, ne yok fark etmiyorum bile... 
Baba olmayı hak etmeyen, babalar.. 
Ve baba olmaya hak sahibi olmayan erkeklere bir cocuk hediye eden anneler var aklımda... 
Babacığım,seni cok seviyorum diyorum birkez daha içimden ..bize şarap içmememizi tembih ederken,- küçük bir kız iken, bisikletim ile gezerken dikkatlı olmamı 10 larca kez tembih edişi geliyor aklıma- Beni duymayacağını bile bile...-seni seviyorum- diyorum... 
Sonra , -doktor hanım..bir dişim, sizi bir ara ziyaret etmemi söyluyor, özellikle sıcak cay içtiğimde-... diyorum gülümseyerek.. 
Fatoşu biraz düşüncelerinden uzaklastırmak istiyorum aslında... 
Gülüyor.-beklerız efendım- dıyor... 
Arabaya binerken, 
–babam ölürse hiç uzulmem –diyen bir evlada hak verme burukluğu var içimde... Hak vermiş olmanın ezikliği daha iyi tanımlar sanırım o anki duygularımı.. 
Birde vardığım bir kanı var kendi kendime.. 
babalığı hak etmeyenlere bir çocuk hediye olarak verilmemeli.. 
ne yazık kı bu kişiler- HİÇ BİRSEYİN DEĞERİNİ BİLMEDİĞİ GİBİ- bu hediyenin de değerini bilemeyebiliyorlar.... 
Gün batarken şirince evlerini, arkada bırakarak, virajlı yoldan inmeye başlıyoruz hiç konuşmadan... 


SEVGİLERİMLE... 
ÖZEN KIRAÇ... 
26.-05-2001