İnci Kutusu Dostlarımız;

Mail gurubumuzun aktif üyelerinden;  

Gülsüm Güven,  A. Latif İRVEN, Aishe Görgün,  Mespar Berna Hancı, Fethiye TAç Anda E. Ak  İnteraktif bir öykü yazdılar.. Keyifli okumalar dileriz..

 

RÜZGAR

    Engebeli arazide tökezleye takıla yürüyor, ayağına takılan taş parçalarına tekme atıyor, uçsuz bucaksız gibi görünen tarlanın ortalarında kendisiyle itişip kakışmaktan geri kalmayıp bundan adeta gizli gizli haz alıyordu.  

 “Ona günahımı bile vermem be..” dedi yüksek sesle. Aynı hırsla ayağına dolanan çalılardan kurtulmaya uğraşırken, bir taraftan da kullandığı cümlenin anlamını düşünüyordu. “Günahımı bile vermem... Ne demek günahımı bile vermem.. Veririm anasını.. Günahımı ona vermeyeceğim de kime vereceğim.”   

Çalılar kot pantolonunun paçalarına yapıştı. Tozu kilometrelerce uzaktan bile kendine çeken nubuk ayakkabıların rengi görünmez olmuştu. Güneş vardı ama hava serin ve rüzgarlı idi. Bir terliyor, bir üşüyordu. Anorağına sarıldı. Temposunu yavaşlatıp yürüyeceği mesafeyle geride bıraktığı yola baktı. Ne gerek vardı sanki kestirmeden gitmenin. “Şu hale bak. Saçım başım darmadağın oldu” diye söylendi. Rüzgarın döne döne savurduğu tozlar kirpiklerine kadar yerleşmişti.  

Daha yürümesi gereken hayli mesafe vardı. Öyle bir noktadaydı ki geri dönmek ileri gitmekten daha riskliydi. Oysa pişman olmanın hiç sırası değildi. Üstelik içinde bulunduğu durum ağlamaktan çok gülmeyi gerektirecek kadar komikti.   

Eskilerde kalan bir erkek sesi rüzgara karışıp yanı başına konuverdi. “Bunca yıl sonra yeniden karşılaşmaya değer mi?” dedi dişlerini sıkarak.

 Gülsüm Güven  


Sesi duyar duymaz, dikkat kesilerek çevresine bakınmaya başladı. Susuzluktan kıvranan bir serçenin, bozkırın ortasındaki tek su kaynağına inerek, susuzluğunu gidermeden önce, av olma korkusuyla her şeye dikkat kesilmesi ürkekliğindeydi hareketleri. Boğazının kuruduğunu, yutkunamadığını hissetti. Gözleri büyümüştü. Sesin sahibini tanıyordu ama kimselerin olmadığı bu ıssız yerde, o sözleri nasıl duymuştu? Belirsizliğin veremediği yanıtlar, insanı kendi başına yanıt bulmaya zorlar. Sayısız olasılıklar geçti düşüncesinden. “Galiba, bunu da ben yarattım,” diyerek geçiştirdi.   

Neden sonra, beklendiğini düşündü. Onca yol gelmeyi kendi istemişti ve gecikmekten korkmaya başladı. Gittiği yöne bir daha baktı ve arkasında kalan güneşin önüne serdiği gölgesini yakalamak ister gibi hızlandı.   

Bir süre sonra, bir araya toplanmış, fısıldaşıyorlar havası veren, birkaç ağaç belirdi uzakta. Hemen yanlarında, ağaçlarla yarı boyda, onlara omzunu dayamış gibi duran avcı kulübesini gördü. Görür görmez de, oraya gittiği ilk günü hatırladı.   

Beton yığınları arasında sürdürmüştü yaşamını. Böylesi bir yer, her zaman düşlerinin bir parçasıydı. Yıllar önce, ilk kez buraya geldiğinde, daha kulübenin eşiğinden adımını atmadan, hayranlığını gizleyememiş, “çok güzeeeel!” diye haykırmış, sevincini yanındaki insana sarılarak dışa vurmuştu. Çantasını savurarak, bir çocuk gibi kulübenin etrafında koşmuş, pencerelerinden içeri bakmış, ağaçların arasından dolanıp durmuştu. O zaman ki sevinci,  şu anda yüzüne bir tebessüm oturtmuştu.  

 Düşüncelerden çabuk sıyrıldı. Telaşlanmaya başladı birden. Saçlarına uzandı eli ilk önce. Hemen toparlamaya çalıştı. Kendini aynada görüyor gibiydi; rüzgarın ve sürüklediği tozların yarattığı faciayı(!) hemen gidermesi gerekiyordu. Çantasını karıştırdı. Kızıl saçlarını toparlayarak, onlarla aynı renkteki lastiği takıp, at kuyruğu yaptı. Parmak uçlarını da diliyle ıslatıp, kaşlarını ve kirpiklerini temizledikten sonra avuçlarını yüzünde dolaştırdı. Gömleğinin, yakadan aşağı ikinci düğmesini de açarak hazırlığını tamamlamıştı.   

“Hoş, umurumda da değil ya, olsun.. bana baktığı anlarda, o kendinden geçen gözlerinin ifadesini görmeliyim. Neyi, neye tercih ettiğini ona yaşatmalıyım!”   

Kulübeye yanaştığında, rüzgarın savurduğu sesi bir kez daha duydu:   “Hoş geldin, Leyla.”   

Yüzündeki mat ifadeyi bozmadan, sesin geldiği yöne döndü:  

A. Latif İRVEN  


 

Ve yıllar önce sessiz sedasız bırakıp giderken arkasından ona baktığından adı gibi emin olduğu, her zaman, her bakışında, her gözgöze gelişlerinde yeni bir şeyler keşfettiği, ama bazı zamanlar anlayamadığı, bazen kendisine kuşku

dolu, bazen sevecenlikle, bazen kıskançlıkla, bazen anlamazlıkla, bazen hayranlıkla, bazen öfkeyle, bazen şehvetle, bazen aldırmazlıkla, ama her zaman kendinden çok emin bir ifadeyle bakan o bir çift kahverengi gözle karşılaştı.

"Hoş geldin, Leyla."

(Hoş mu geldim? Hoş mu geldim? Hoş geldim ha?! Gerçekten ona şu anda hoş mu geliyorum acaba? Böyle bir durumda söylenecek sözler neler olabilir ki? Tanrım ne cevap versem? Etkili bir şey bulsam. "Ben hoş bulup bulmadığımdan çok da emin değilim doğrusunu istersen," nasıl? Yok yok. Böyle bir ifadeye verilecek en uygun cevap "Hoş buldum!" olur olsa olsa. Ama ne kadar gerçek bir ifade olur bu? Gerçeği ne kadar yansıtır? Ben gerçekten bulduğum şeyi hoş buluyor muyum? Bu, şu an, şu durum, bu karşımda yıllar sonra beni bu dağ başına çağırıp, sanki hiçbir şey olmamış da, bir kaç gün aradan sonra bir şekilde tekrar buluşmuşuz gibi bana 'hoş geldin' diyen adamı ne kadar hoş buluyorum? Bilmiyorum.

Bilmiyorum.

Şu anda hiçbir şey bilmiyorum. Ama acilen bir cevap vermem lazım. Hadi kızım bul bir şey, bul bir şey! Kahretsin, kilitlendim. Bir şey söyle! Titreme. Sakin ol. Bu adam artık o adam değil. Köprülerin altından çok sular aktı. Sakin ol. Sakin ol.)

"Hoş bulduk," diyebildi gülümsemeye çalışarak. Beğendi kendini, sesi hiç titrememişti çünkü bu üç heceli kelimeyi söylerken.

Demek onu dışarıda karşılamayı tercih etmişti. Böyle sevimsiz bir havada hem de. Şu anda, Leyla'ya birkaç metre mesafede, her birine isimler verdikleri ağaçların tam altında duruyordu; ve aradan geçen yıllar, o acımasız, merhametsiz, değdiği her şeyi hiç farkettirmeden toz tabakalarıyla örtüp buruşturan, eskiten, yıpratan, yüzüne bakılmaz hale getiren, ve sonra da bütün bu yaptıklarından sanki kendisi değil de bir başkası sorumluymuş gibi kenara

çekiliverip, o dokunduğu her şeye, herkese bir de unutkanlık büyüsü yapan zaman, onu orada unutmuş da,hiç dokunmadan, hiç etkilemeden geçip gitmiş gibi görünüyordu. Yaşadıklarını hatırlıyor olmasa onu oradaiki gün önce bırakıp gittiğine yemin edebilirdi. Demek böyle sahneler yalnızca romanlarda ya da filmlerde olmuyordu. Demek insan bunca deneyime, bilgiye, görgüye, yaşamışlığa rağmen sıradan bir 'hoş geldin'e verecek cevap bulamayabiliyordu. Demek bir kadın kendisine bunca acı çektiren, hayatını, duygularını, mantığını alt üst eden bir erkekle kendi iradesiyle tekrar karşılaşmayı göze alacak kadar cesur olabiliyordu. Ve demek yaşam böyle bir şeydi; yıllar sonra, bir dağ kulübesinin önünde, zamanın içinden çıkıp gelivermişçesine duran 'bir adam'a "hoş bulduk" demeye çalışmak...

Sessizlik uzadı. Her ikisi de hiç hareket etmeden, sanki ilk hamlenin karşıdan gelmesini bekliyormuş gibi öylece duruyordu.

(Ne işim var benim burda? Ne yapıyorum ben? Niye geldim ki? Neden geldim? Neden olacak merak ettiğim için geldim. Sadece merak mı? Merak tabi, başka ne olacak? Pişman mı acaba? Şu anda ne hissediyordur? Nasıl görünüyorum? Beni neden çağırdı? Hala çok çekici. Nasılsın desem mi? Hayır, demeyeyim. Diyeyim, ne olur ki? Gayet sıradan bir konuşma yapıyoruz şu anda. Medeni iki insanız. Ahhh, evet, 'medeni'.)

Birbirine girmiş, adlandıramadığı bir sürü duygu arasında bunları düşünürken sessizliği adam bozdu.

"Havanın bu kadar kötü olacağını bilseydim, buraya çağırmazdım seni. Üzgünüm, geleceği hala göremiyorum,"

dedi özür diler bir tavır ve gülümseyen bir ifadeyle.

"Sorun değil, bana da değişiklik oldu. Ben de hala doğayı seviyorum," diye cevap verdi Leyla aynı gülümseyen tavırla.

Adam gözlerini hiç ayırmadan ve yüzündeki ifadeyi bozmadan ona doğru ağır ağır bir kaç adım attı ve tam karşısına gelip durdu.

(Şimdi ne olacak? Ne yapmalıyım? Elimi uzatıp tokalaşsam mı? Garip mi olur? Onun ne yapacağını beklesem? Büyük ihtimalle o elini uzatacaktır. Tamam uzatırsa tokalaşırız. Ama sen bir şey yapma bekle. Nötr davranmaya çalış. Ve şu titremeyi kes!")

İlk konuşan yine adam oldu.

"Nasılsın?"

Aishe Görgün 


 

“ iyiyim” diyebildi Leyla, belli belirsiz. İçinde bulunduğu durum ses tonuna yansıyordu; yorgunluk, serzeniş, heyecan... “acaba gelmemeli miydim?” diye geçirdi içinden. Kendine yaşattığını aynen O’nun da yaşamasını istiyordu. Yaptıklarının karşılığını almalı, yanlış tercihinin acısını hissetmeliydi yüreğinde. Ama hayır !.. İyi yapmıştı gelmekle. Çünkü, kendisine çektirdiği halde, O’na hâlâ aynı duygularla bağlıydı ve ilk gördüğü günkü gibi heyecan duyuyordu. Off ! Şu çelişkili düşüncelerden ne zaman kurtulacaktı ki ? Kendisiyle çekişmesini adamın tok sesi bozdu :” üşümüşsün içeri girelim”.  

Sesinde şefkat seziliyordu. İçinde sıcaklık hissetti birden. Üşümesi de kesilmişti. Yarı açık kapıdan içeri girerken kalbi mutluluktan deli gibi çarpmaya başladı. Kendini, rüzgârın esaretinde bir sonbahar yaprağı gibi hissediyor; hipnotizma olmuşçasına O’nun isteğine itaat ediyordu. Oysa gelirken neler düşünmüştü. O’nu kahredecek sözleri yüksek sesle bir bir kendine tekrar etmiş, iyice kafasına yerleştirmişti. Ne çabuk da hafızasından uçup gitmişti hepsi ? Yıllarca sevgi nefret arasındaki çelişkili duygularla beynini kemiren huzursuzluk, yerini sükûn ve rahatlığa bırakmıştı. Uzun zamandır buna çok ihtiyacı vardı ve şu anın hiç bitmesini istemiyordu.  

Pencereden giren ikindi güneşinin ışıkları, dışarıya inat içeriyi sıcacık yapmıştı. Ve kulübenin içi son gördüğünden çok farklıydı. Eski ahşap sedirlerin ikisi de yenilenmiş, pırıl pırıldı. O zamanki kirli gri boya yerine, beyaz badana oldukça geniş gösteriyordu odayı. İçi açılmış, onbeş dakika önceki karamsarlık ve umutsuzluktan eser kalmamıştı. “Sevdiğiyle birlikte olması bu kadar mı değiştirir insanı ?” diye düşündü. Ama bunu belli etmemeliydi. Bu kadar çabuk pes etmeyi kendine yediremiyordu. Önce O’nun yalvarıp, özür dilemesini zevkle izlemek istiyordu. O bunu çoktan hak etmişti.  

Sedire oturup bacak bacak üstüne attı. Yorgunluğu damla damla toprağa akıyordu sanki. Tam karşısında oturan ve içinde fırtınalar yaratan adama “ ee konuş ?” dercesine baktı. Aman Allah’ım ! O gözler hâlâ içini titretiyordu. Uzun kirpikleriyle yüzüne ne kadar da çok yakışıyordu. Hoş, yıllardır bu gözler değil miydi unutmasını engelleyen ?.. “Seni neden başka yere değil de, buraya davet ettim buluşmak için, biliyor musun ?” dedi, Kenan. Cevabını beklemeden devam etti : ” Burada yaşadığımız ilkler adına beni affedeceğini düşündüm. Umarım bu büyüklüğü benden esirgemezsin. Buna karşılık soracağın her soruya açıklıkla cevap vereceğime en kutsal varlığım adına yemin ederim.. Ayrılma nedenimiz...” Leyla adamın konuşmasını duymuyordu artık. Geçen yıllar film kareleri halinde hızla geçiyordu gözlerinden. Adamın’ın görüntüsü zaman zaman bulanıklaşıyor, konuştuğu her kelime beyninde zonklamalar yaratıyordu...  

Son bir gayretle : “lütfen Kenan, susar mısın ?” diye inledi...  

 

mespar  


 

Yol boyunca, oraya gelişine dek sürdürdüğü kendine güveni, cesareti bir anda yitirmişti. Ayrı kaldıkları dokuz yıl boyunca içinde, O'na karşı biriktirdikleri, öfkesi bir anda dağılmış, yüreğindeki sevgi yine esir almıştı işte. Hep bundan korkmamışmıydı gelirken. Olmuştu, yenik düşmüştü karşısında. ' Beni susturma, anlatmalıyım' dedi, Kenan.. ' Ayrı geçen yıllardaki tüm sorular, yanıtlanmalı bugün..' Kısa bir sessizlik oldu. Leyla yaşaran gözlerini Kenan'dan kaçırmaya çalışarak ayağa kalktı. Üşüyormuş gibi kollarını bedenine sardı. Bir zamanlar önünde, birbirlerine sarılıp, şaraplarını yudumladıkları şöminenin önüne doğru yürüdü. Yanan odunlardan çıkan alevlerde hüzünlü geçmişlerine, kayıp yıllarına bakıyorlardı şimdi, aynı anda...  

II 

Üniversitenin ikinci yılında sevmişlerdi birbirlerini. Finallerin sonuna gelinmiş, tüm öğrenciler okulun bahçesinde, ellerinde kitaplar, sınav sonuçlarını tartışıyorlardı. 

Yakışıklılığı, esprili ve zeki oluşuyla tanınırdı Kenan. Tüm arkadaşlarının gözbebeğiydi. O'nsuz hiç bir yere gitmezler, O'nun neşeli, konuşkan, yaşamı çok da ciddiye almıyormuş gibi görünen tavırları, hepsine akan enerjisiyle, okulun bütününde fark edilen grup olmalarını sağlardı. Sorumluluk sahibi, her olayda çözüme yatkın oluşu, güven veren düşünceleriyle, kısa zamanda karşısındaki insanı etkisi altına alır ve neredeyse insanda bağımlılık yaratırdı. Ailesinin tek çocuğu, tek gururuydu Kenan. Bir an önce okulu bitirip, babasına daha fazla yük olmadan, yaşama atılmaktı tek isteği.. 

Leyla ise çok sakin, sessizdi. Çoğunlukla yalnız, bir kenarda izlemeyi severdi insanları. Edebiyat bölümündeydi ve okuduğu şiir, roman, öykülerde yaşardı sanki. Duygusal, sevgi dolu, geniş bir iç dünyası vardı. Dalgın bakan, buğulu iri yeşil gözleriyle herkesin dikkatini çekerdi. İncecik fiziği ile sanki rüzgar çıktığında uçup gidecekmiş hissi uyandırırdı bakana. Uzun zamandır O da, diğer kızlar gibi Kenan'ın büyüsüne kaptırmıştı kendini. Aralarında olmadığı zamanlar, gözleri O'nu arar, merak ederdi. Artık şiirlerinde, öykülerinde yalnız değildi. Birlikte oluşlarının hayallerini kurar, ama yan yana geldiklerinde, masum, sessiz tavrını takınırdı yine.. 

Sonunda o bahar Kenan, Leyla'yı görmüştü. Yorucu bir tempo, ağır sınav günleri yavaş yavaş geride kalmış, çoğunlukla bahçede, uzun, neşeli sohbetlere bırakmıştı yerini. Kendini her yerde izleyen, bir çift yeşil gözü farketmişti Kenan. Kalabalık ortama katılmayan ama ikili sohbetlerde son derece akıllı, ne dediğini bilen, kendine güvenli bir kızdı Leyla. Git gide konuşmaları daha da uzamaya başlamış, her iki taraf da bundan zevk alır olmuştu. 

O yaz Leyla' nın öykülerindeki, şiirlerindeki gibiydi. Kenan'la inanılmaz güzellikleri yaşıyor, sevgileri, bağlılıkları sürekli artıyordu birbirlerine. Arkadaşları da bu güzel ikiliyi benimsemişler, aşklarını örnek gösterir olmuşlardı.. Aileleri tanışmış, geleceklerini birleştirme kararlarını onaylamışlardı.. 

Sonbahar gelmiş, okullar yeniden açılmıştı. Artık 3. sınıftaydılar. Hem de hep birlikteydiler yine.. İlk bir-iki ayı geride bırakmışlar, yeniden derslerin temposunda bulmuşlardı kendilerini. Ama son zamanlarda Kenan'daki değişikliğin Leyla kadar, diğerleri de farkındaydılar. Derslere ya geç geliyor, ya da haber vermeden hiç gelmiyordu. Birlikte oldukları zamanlarda, daha suskun, daha dalgın olmuştu. Kendisine sorulan soruları, kısa yanıtlarla geçiştiriyor, iyi olduğunu, ailesinin ekonomik sorunları olduğunu, bu yüzden üzüldüğünü söylüyordu. 

Bazı sabahlar okula siyah bir arabayla, hiç bir arkadaşının tanımadığı, garip giysili birileri tarafından bırakılıyordu. Böyle sabahlarda, uykusuz, bitkin oluyordu. Gözlerinin altı çökmüş, konuşmak istemez tavırlarıyla, herkesi kendinden uzaklaştırıyordu. 

Leyla ise hiç vazgeçmezdi onunla konuşma isteğinden. Tüm sevgisiyle, iyi niyetiyle O'na yaklaşmaya, sorunu neyse paylaşmaya çalışıyor ama her defasında sonuçsuz kalıyordu çabaları. Kenan ise, tüm arkadaşlarına karşı kendini iyice kapatmış, okula daha az uğrar olmuştu. 

İlk dönemin sonuna gelmişlerdi. İki-üç haftadır Kenan ortalarda yoktu. Hepsi bu duruma üzülüyor ama çaresiz kendilerini gittikçe yoğunlaşan derslere veriyorlardı. Leyla ise okul ve dersler dışında kalan tüm zamanını Kenan'ın ailesiyle ya da birlikte gittikleri yerlerde, O'nu arayarak geçiriyordu. Mutsuzdu. Kenan'ı çok seviyordu. O'nsuz olmaya dayanamıyor, her ne oluyorsa kendisiyle paylaşmadığı için kızıyor, üzülüyordu... 

Soğuk bir kış sabahıydı. Hepsi yine erkenden okula gelmişler, içeri girmeden önce birbirleriyle konuşuyorlardı. Leyla diğerlerine akşam Kenan'ın yine eve gelmediğinden, ailesinin ne kadar üzgün olduklarından söz ediyordu. Birden gelen seslerle irkildiler. Okul bahçe kapısından içeriye iki polis arabası girmişti. Hepsi o an birbirlerine bakıp, akıllarındaki o tek kişiyi düşünüp, merak ve endişeyle beklemeye başladılar. 

Berna Hancı  


Arabalar rektörlüğün önünde durunca Leyla'nın kalbi duracak gibi oldu...Yüreğini tuhaf bir sıkıntı kapladı.Kenan'ın günlerce süren tuhaf halleri ve ortadan kayboluşlarının , gelen polislerle ilgisi olmaması için dua etti. 

Polisler içeride uzun bir süre kaldıktan sonra , kantine uğrayıp sanki birilerini arıyormuşçasına etrafa bakındılar.Aralarında fısıldaşıp dışarı çıktılar. Hepsi nefeslerini tutmuş ne olduğunu anlamak için gözlerinin içine bakıp duruyorlardı. Leyla kötü bir haber olmaması için dualarına devam ederken polisler arabalarına binip gittiler. 

Daha sonra Leyla , Kenan'ın ailesine gidip bir haber olup olmadığını öğrenmek istedi. Okula gelen polislerden söz etti. Ailesi , Kenan'ın ortadan kayboluşunu polise haber vermişti, ama gelen polislerin yüz ifade ve tavırlarından Kenan ile ilgili bilgi toplamaktan ziyade , çok daha önemli bir şey olduğu ortadaydı... 

Gece sabaha kadar uyuyamadı Leyla. Ne olmuştu da Kenan birden böyle değişmişti. Ailesi okulu ve sevdiği kadını unutturacak kadar daha önemli karmaşık olan nedenleri ne olabilirdi? Yüreği tarifsiz acılarla sızladı...Başına her ne gelirse gelsin ona destek vermeye karar verdi kendince...İçini titreten gözlerini düşündü. Güven veren sohbetlerini ve gözleri nemli, uykuya daldı ... Sabah, sanki beyninin içinde çalıyormuşcasına gelen telefon sesiyle yatağından fırladı...Ahizeyi kaldırdığında yüreği ağzına gelecek gibi oldu...Arayan Kenan'dı... 

Fethiye Taç


Kalbinin bir davula benzer sesler çıkartmasına rağmen nasıl oldu da Kenan'ın söylediklerini duydu bilemiyordu...Genç adam sadece "Ben iyiyim. Ama bir süre beni göremeyeceksin. Merak etme. Yine aramaya çalışırım. Sakın aradığımı kimseye söyleme" deyip, Leyla'nın tek bir kelime söylemesine fırsat bırakmadan telefonu kapattı. Leyla elinde artık o sinir bozucu sinyal sesini veren telefonla yatağının içinde kala kaldı öylece. Aklından geçen tek düşünce "İyi, Kenan

iyi, şükürler olsun iyi" oldu. Ardından yüzünde geniş bir tebessüm belirdi. İyiydi ve kendisine onu arayacak kadar değer veriyordu. İyiydi de neden kimsenin bilmesini istemiyordu, nerdeydi şimdi? Neden bir süre kendisini göremeyeceğini söylemişti? "Allah'ım, diye inledi, neler oluyor? Nerde Kenan? Ne yapıyor? "

Aradan haftalar geçmesine rağmen bir daha ses çıkmadı Kenan'dan. Arkadaşları, ailesi kimse, ama kimse neler

olduğunu bilmiyor, babası gitgide çökerken, annesi kaybolan oğlunun ardından göz yaşı döke döke günden

güne eriyordu sanki. Arkadaşları her bir araya geldiklerinde endişeyle neler olmuş olabileceğini tartışıyorlardı. Sadece Leyla, bir tek Leyla sükunetini koruyor ve bu da herkesin dikkatini çekiyordu. Arkadaşları nasıl olup da bu kadar sakin

durabildiğini sorduklarında sadece tek bir şey söylüyordu. "İyi olduğunu biliyorum, hissediyorum bunu. Başına kötü bir şey gelse bunu da hissederdim."

Yeni dönem başladığında Kenan'ın adının kayıtlardan silindiğini görmek hepsi için büyük bir şok olmuştu ama Leyla hala sükunetini koruyordu. Çünkü bir gece önce Kenan genç kızı aramış ve buluşmak için şehirden çok uzakta bir yerde randevu vermişti. Genç kız kendisini sevdiğine götürecek otobüse kalbi kanatlanmış gibi pır pır ederek binmişti. Kenan'ın söylediği yerde, bir köy yolunun başında, otobüsten indiğinde ortalıkta kimsenin görünmüyor oluşu başta biraz çekinmesine neden olmuştu ama sonradan uzaktan gelen arabayı görünce rahatlamıştı. O kadar uzaktan bile gelenin Kenan olduğunu söylüyordu çünkü kalbi...ve yanılmıyordu. Aylardır görüşemeyen sevgililerin kavuşması bir duygu fırtınası içinde gerçekleşmiş ve Kenan Leyla'yı arabaya bindirip tarlaların kenarındaki toprak bir yoldan ilerlemeye başlamıştı. Aradan biraz zaman geçince Leyla arkadan bir başka arabanın geldiğini görünce paniğe kapılmıştı ama Kenan sadece 

"Merak etme, bizi korumak için burdalar" demiş ve başka bir açıklamada da bulunmamıştı. Sonunda bir tarlanın kenarındaki yıkık dökük görünümlü bir kulübeye varmışlardı. Genç adam elinden sımsıkı tuttuğu Leyla'yı kapıdan içeri sokunca genç kadın dudaklarından fırlayan bir şaşkınlık çığlığına engel olamamıştı. Dışardan görünen yıkık dökük kulübenin içi son derece rahat döşenmişti ve her yer pırıl pırıldı. Leyla camdan dışarı baktığında kendilerini izleyen arabanın da evin önünde durduğunu gördü. Ama içindeki adamlar inmeyip arabada oturmaya devam ettiler.

Kenan Leyla'yı kollarının arasına aldı. Bir müddet göğsüne bastırdı genç kadını Kenan ve sonra biraz uzaklaşıp, gözlerinin içine baktı. Ve Leyla'nın hatırladığında hala zaman zaman buruk bir şekilde gülümsemesine , zaman zaman da sinirle etrafa yumruklar savurmasına neden olan, hayatını tamamen değiştiren o kelimeler ağzından dökülüverdi; "Seni çok seviyorum Leyla. Tahmin edemeyeceğin kadar çok hem de...o yüzden de aslında belki sana sormamam gereken ama eğer sormazsam ömrümün geri kalanında hep kendime kızmama neden olacak bir şeyi sormam gerek: Sana ne zaman döneceğini bilmediğin, her dönüşünde ancak bir-iki en fazla üç gün, dışarıda hep bir takım adamların bekliyor olacağı, bu dağ başındaki kulübede gizlice buluşacağın, sana asla nerde olduğunu ne yaptığını söyleyemeyecek olan, ama seni deli gibi seven bu adamı bekler misin? "

 

Anda E. AK


O gün, başka hiç bir açıklama yapmamıştı Kenan. Leyla'nın bekleyeceğine ve ona soru sormayacağına inanıyordu. Leyla ise Kenan'ın nasıl bir işe karıştığını anlayamamıştı. Ama gözlerine baktığında, sevgiyi görmüştü. Suskunluğundaki çaresizliği. Ona sarıldığında, sıcaklığını hissetmişti. Bu da güvenmesi için yetiyordu o anda.

Yanaklarından süzülen gözyaşlarını, elinin tersiyle silip, Kenan'a sokuldu usulca. Başını göğsüne gömdü. Kenan, sesini çıkarmadan sarıldı ona. Leyla'nın saçlarını okşuyor, arada koklayıp öpüyordu yumuşacık."Bekleyeceğim" dedi Leyla. "Ne kadar sürerse sürsün, bekleyeceğim ."...  

III  

Dokuz yıl. Bu sözleri söylediğinden bu yana, dokuz yıl geçmişti. Bu yıllar boyunca, uzun aralıklarla da olsa görüşmüşlerdi Kenan'la. Buluştukları yer hep aynı yerdi. Burası, bu ahşap, dışı herzaman viran görünen avcı kulübesi, onların özlemlerini, kısıtlı saatlere sığdırmaya çalıştıkları aşk yuvaları olmuştu. Ama uzun bir süredir, bu güne kadar hiç haber alamamıştı Leyla, Kenan'dan. Bu yüzden öfkeli ve kırgın gelmişti son buluşmaya. 

Leyla, şömineden bakışlarını ayırarak Kenan'a döndü yeniden. Kenan ise, bu uzun süren suskunluklarında hep Leyla'yı izlemiş, sesini çıkarmadan, onun sakinleşmesini beklemişti.. 

"Ben hazırım Kenan, şimdi ayrı geçen yılların hesabını senden dinlemek istiyorum." 

Yeniden, şöminenin yanına sedire oturdu Leyla. Sedirin kumaşını okşadı yavaşça. Bu küçük çiçekli, rengarenk kumaşı hep sevdiğini anımsadı. Derin bir nefes alıp yeniden, saçları geriye doğru atıp, Kenan'a dikti gözlerini. 

Kenan yerinden kalkarak, boşalan şarap kadehlerini doldurdu önce. İlk cümleyi doğru kurarsa, bundan sonra anlatacaklarının kendiliğinden geleceğini biliyordu. Ama bunun için zaten yıllardır düşünmüyor muydu. Her gece yattığında, herşeyin bittiği ya da başlayacağı bu günü hayal ederek dalmıştı uykularına. Koltuğa oturdu. Şarabından bir yudum aldı, o anda kafasında kelimelerle oynamayı bırakıp, Leyla'nın gözlerine bakıp, konuşmaya başladı.. 

"Üniversitenin 3.yılıydı. Eminim hatırlıyorsundur. Farklı arkadaşlıklara takılmıştım o dönemde. Akşamları okuldan sonra, onlarla çalıştıkları restauranta gidiyorduk. Buranın iyi iş yaptığını, herzaman benim gibi bir elemana ihtiyaç duyulduğunu söylüyorlardı. Biliyorsun, ben de bir an önce, eve katkıda bulunmak için, iş bulup çalışmayı istiyordum. İyiydim, dürüsttüm ya, bana nasılsa zararı olmaz böyle bir yerin diye düşünüp, kabul ettim. İlk bir-iki hafta temizlik, getir götür işleriyle başladım. Büyük bir yerdi. Hemen hemen her gece dolu olurdu. Kısa bir süre sonra patronuyla tanıştırdılar beni. Önemi olan, onun gözüne girmen demişlerdi. Ne yap et, sevdir kendini ona. Eğer seni sever ve sana güvenirse, paraya para demezsin. Kısa sürede para biriktirir, yeniden hayatına dönersin." 

Son cümlesini buruk bir gülümsemeyle söylemişti Kenan. "Bizler saf, temiz çocuklardık Leyla. Böyle şeylerin, gittiğimiz filmlerde olduğunu düşünür, asla yaşadığımız yerlerde, böyle insanların olmayacağına inanırdık. Okulumuz, iyi arkadaşlıklarımız, ailemizdi tüm yaşamımız bizim. Sevgilerimiz hep çıkarsızdı. " 

Leyla, karşılık vermedi bu sözlere. Kısa ama hüzünlü bir sessizlikten sonra, yeniden başladı Kenan. "

İstediğim olmuştu. Patron beni sevmiş, daha çok sorumluluk yüklenmesini istemişti. Hep izlendiğimin farkındaydım. Akşamları yemek saatlerinde, özel müşterilere garsonluk yapıyordum artık. Bu yemekler, çoğu akşamları toplantıya dönüşüyordu. Aralarına bizim patronu da alıp, arka kısımdaki odada devam ediyorlardı. Böyle gecelerde içki servisi yine benim görevim olmuştu. Hemen hemen tüm misafirler beni tanımışlardı. Aldığım bahşişler, git gide artmaya başlamıştı. Sürekli adımı söylüyor, sürekli bir şeyler istiyorlardı. Zamanla, daha önce yanlarında olduğumda susarlarken, artık konuşur olmuşlardı. Bu güveni hissetmek önce hoşuma gitmişti. Öyle ya, böylesine güçlü, zengin insanların yanında, kendimi ayrıcalıklı hissetmeye başlamıştım. " 

"Yoruluyordum. Artık okula ve derslere zaman ayıramaz olmuştum. Akşamdan sabaha kadar çalışıyor, sonra biraz uyuyor, uyandıktan sonra, o gün için yeniden hazırlıklara başlıyorduk. Barın arka kısmında kendime ait bir odam olmuştu. Eve gidemiyordum. Sadece bardaki çocuklarla, arada para yolluyordum, iyi olduğum haberiyle birlikte." 

Yeniden Leyla'nın yanına gitti Kenan. Gözleri dolmuştu. Ellerini, ellerinin arasına alıp, "en zoru sensizlikti" dedi. "Bu geçici diyordum kendime. Biraz daha para kazanıp, kaldığım yerden devam edeceğim yaşamıma."

 "Tempoya alışmıştım bir süre sonra. Çevremle daha çok ilgilenmeye, insanları incelemeye başlamıştım. Toplantı olacak geceleri artık biliyordum. Öyle gecelerde, hepsi yemek için erken saatte gelip, sabaha karşı gidiyorlardı. Bazen aileleriyle birlikte yemek yiyor, sonra onları gönderiyorlardı. Bir şeylerin döndüğü açıkça ortadaydı. Bazı gecelerde, ortada inanılmaz miktarlarda para görüyordum. Çıkışlarında, hep çantaları daha dolu oluyordu. Ve o gecelerde, bahşişim hep daha fazla oluyordu. Uzun süredir bunları zaten biliyordum ama kendime güvenimle birlikte, merakım da artmaya başladı. Konuşulanları dinler olmuştum artık. Cümleleri birbirine birleştiriyor, daha sonra gece odamda anlamlar çıkarıyordum. Bu paralar nerden geliyordu, bu adamlar hangi yollarla kazanıyorlardı..." 

Konuşmanın burasında durakladı Kenan. Şarabından bir yudum daha aldı. Gözlerini Leyla'dan alarak, kulübenin içindeki karanlık köşeye çevirdi. "

O gece herzamanki gibi başladı. Yine hepsi, ayrı ayrı masalarında, aileleriyle birlikte yemeğe gelmişlerdi. Dışarda arabalar, şöförler bekliyordu, içerde ise korumalar. Yemek bitip, eşlerini yolladıktan sonra, arkaya geçmişlerdi. Yetişemiyordum. Sürekli içki servisi için girip çıkıp duruyordum. Bir yandan da, dinliyordum elbette. Bir iki saat sonra sesler yükselmeye başladı. Daha önce de tartışmalar olmuştu ama, diğerleri tarafından bastırılmıştı bir şekilde. Bu kez sanki hepsi başka fikirdeydi ve hepsi birden aynı anda konuşuyorlardı. Masanın ortasında yine deste deste paralar, ama paylaşamadıkları ortadaydı bu kez. Bilmem kaçıncı servisimdi. İçkileri tepsiye sıralamış, içeriye tam girmiştim ki, bir anda bana çarpan bir darbeyle yere yuvarlandım. Birileri ateş ediyordu. Kapı açılıp, korumalar içeriye girdi. Her yerden kurşun yağıyordu. Herkes, her şey hedef haline gelmişti bir anda. Açılan kapıdan hızla dışarıya çıktım. Tek düşüncem kaçmaktı. Bardaki arkadaşlarım, birer ikişer sokağa kaçıyorlardı. Tek düşüncem odamdaki paralarımı alıp, kaçmaktı." 

Terlemiş, soluk soluğa kalmıştı Kenan. Artık kelimeler ağzından hızlı hızlı çıkıyordu. Ellerini zaptedemiyor, anlatırken o geceyi yaşıyordu sanki. 

"Silah sesleri içerden gelirken, hızla odama girdim. Paramı sakladığım kilitli kutuyu, bulduğum bir çantaya atıp, dışarıya fırladım. Delice koşmaya başlarken, siren sesleriyle duraksadım. Polisler. Heryerden polis arabaları geliyordu. Olduğum yerde durup bekledim." 

"Para kazanmayı düşlerken, kendimi yeraltı dünyasının tam ortasında bulmuştum. Patronum dahil, o adamların çoğu öldü o gece. Korumaların tamamı. Kaçanlar ise, en büyükleri. Para da yok olmuştu elbette. Günlerce, gecelerce karakolda sorular, sorular...Uzun zamandır izleniyormuşuz. Beni, çalışan tüm personeli tanıyorlarmış. Bildiğim herşeyi anlattım onlara. " 

Şimdi daha sakindi Kenan. Leyla ise duyduklarının etkisinde, soluğunu tutmuş, Kenan'ı izliyordu. 

"Bu anlattıklarım, seninle burada yıllar önce, sana beni beklermisin diye sorduğum günün öncesiydi. Olayları en yakından bilen tanık bendim. Kaçan büyük balıklar için, bana ihtiyaçları vardı. Kaçanlar da bunu biliyordu. Bir şekilde yok olmam gerekiyordu. Herşey bitene kadar..." 

"Her şeyin bitmesi bu kadar uzun sürdü bebeğim. Lanetlerim oldu geceleri. Pişmanlıklarla uyandım her sabah. Bilmediğim yerlerde, tanımadığım ve kendimi tanıtamadığım insanlarla yaşadım. Oradan oraya kaçıştı hep yıllarım. Sana inandım. Seni umarak, dayandım tüm bu yalnızlıklarıma. Para hırsımı, kendimi bi şey sanma kibrimi, sensizlik diyetiyle ödedim. Şimdi tek dileğim, senin de beni affetmen..." 

Bitmişti Kenan. Gözlerinden süzülen yaşlar, kelimelerinin sonuydu. Sözlerine başladığı o koltukta, geçmişinin hesabını vermiş, anlatacaklarını tüketmiş ve rahatlamış olarak yığılıp kalmıştı. Yıllardır içinde biriktirdiklerinin nedenlerini, ilk kez birine, sevdiğine anlatmış, yükünü boşaltmıştı sanki. Şimdi sadece ağlıyordu... 

Leyla duyduklarının şokunda, yıllardır suçladığı ama hep sevdiği o adama bakıyordu şimdi. Yanlış bir yolda olduğuna inanmıştı Kenan'ın. Polisle işbirliği yaptığına değil, hep bir suçlu olabileceğine inanmıştı. Hatta başka bir kadının varlığına bile. 

Utandığını hissetti o anda. Yalnız, özlemle ve zorluklarla geçen yılları, bir anda silindi geçmişinden. Pişmanlık ve sevgiyle döküyordu o da göz yaşlarını şimdi. Yerinden kalktı. Kenan'a ellerini uzattı ağlarken. 

"Hep yanında olmalıydım. İlk gittiğinde, seni ikna etmeliydim. Sen yanlışlarının cezasını ödemişsin. Ben ise gerçeği bilmeden, seni suçlayarak ama hep severek yaşadım senden uzak günlerimi. Bu kadarı sana da, bana da yeter. Artık geçmişi bırakma zamanı geldi. Bundan sonra kaybettiğimiz yılları değil, birlikte kuracağımız geleceğimizi düşünmeliyiz..." 

Uzun zamandır ilk kez gülümsedi Kenan. Büyüsünden hiç bir şey kaybetmemiş dedi içinden Leyla. İki sevgili, yıllar sonra yeniden bulmuşlardı birbirlerini. Sımsıkı sarıldılar, ikisi de diğerinin kokusunu çekti yine içine. Yine titredi içleri, aşkla.. 

"Sana söylemem gereken bir şey daha var" dedi Leyla. "Dönüşünü bekleyen, küçük, bir çift yeşil göz daha var. Kirpikleri seninkiler kadar uzun, saçları benim kadar kızıl ve küçücük yüreği, bizim kadar sevgi dolu küçük bir kız..." 

 

Berna Hancı